ÇALINTI Müzik Kültür Dergisi Sayı 18 Kasım 1994
DÜŞLER ve SONRASI
Tek tek ele alınıp her şarkıda bestecinin ne yapmak istediğini anlamaya çalışmak yararlı bir uğraş olurdu. Yapılmak isteneni anlamak bir yapıtın edilgen olduğu sanılan muhatabının üretgenleşmesi demektir. Sanırım bu bağ kurulduğunda bir sanat eseri tüketilecek bir nesne olmaktan kurtulabilir ve onu, tükettiği varsayılan kişiyi ve kendisini en sürekli özgürlüğe götürebilir. İşte böyle çoğalıp çoğaltabiliriz…
Ömer Özgeç’in bestelerini bu yüzden bir sınıfa yerleştiremezsiniz; çünkü bu yapıldığında bir şeyler hep dışarıda kalır. İnsanı azaltan bir edim değil midir zaten o?
Belki de şarkıların bizden uzaktaymış gibi görünmeleri bu yüzdendir: Tanınmadık ırmaklarla aynı soydan geldikleri için ancak çok susarsanız girersiniz içlerine. Geniş bir coğrafyada yabansı yabansı giderlerken sezgilersiniz de onları bir tür şaşkınlığa kapılırsınız. Ve ola ki bunca küçülmüş yerküremizde el değmedik bir ada buluverirsiniz.
Oysa o kadar da yakındadırlar ki…
Onlardaki Slav, İrlanda, Kelt, Azerî, Anadolu eriğini karşınızda değil, içinizde algılayabilirsiniz. Bunu bir kez yapabilirseniz yabansı olanın kendiniz olduğunu bulgular ve bir çığlığa dönüşebilirsiniz: Hem kimselerin duymadığı bir çığlığa… Ama, bilinmez ki bu!
1980 Noeli’nde Avrupa şiddetli bir kış yaşıyordu. Oradaydım, parasızdım ve arkadaşlarım da yoktu. Umutsuzluğum ve isteksizliğim diz boyuydu yani. Bana evlik eden bir steyşındaydım (kentin orta yerinde bir parkta). Dört hemcinsimle bir damacana şarabın başına çokmüştük. Kısaca romantik ve alaycıydık. Döne döne yağan kar öylesine acı bir güzellikteydi ki bilemiyorduk kim şaraptı, kim insan.
Bir süre sonra içkidaşlarım uyudu. Bense yağan karın etkisiyle, hızla biçimlerini yitiren nesneleri seyretmeye koyuldum. Otomobilin camları inceldi inceldi ve nesnelerin düşünü içine aldı sanki. Kürkler ve telekler içindeki bir canın diğer canı kollamasıydı belki de bu. Yüreğim seyriyiverdi ve susadım.
Biraz ilerde bir sokak çeşmesi vardı. Arabadan indim. Şarap bardağı elimdeydi. “Onu içeyim, yerine su doldururum” dedim kendi kendime. Belki de su bahaneydi. Sonra o sesi duydum.
Sokak lambasının ışığıyla karanlığın kesiştiği noktada bir gölge duruyordu ve saksafonuyla bir Missisipi ezgisi üflüyordu. Dünya duruvermişti. Bu inanılmaz bir tansıktı: bir noel andacı olmayacak bir armağan…
Çıt çıkarmadan, bir-iki metre önümdeki görüntüyü ürkütmekten çekinerek ağır ağır yürüdüm. Çeşmenin donmuş kristalsi suları ilişti gözüme her nedense ve hiç üşümediğim geldi aklıma. Gülümsedim. Zenci ezgisini çalan bir beyazdı. Ama şaşırma duygumu da yitirmiştim artık. Ne olacaktı yani; bir kış, Avrupa’da bir yerde bir beyaz bir blues çalıyor ve kaldırım taşına çökmüş bir çocuk da onu dinliyor. Her şey bir yana, derin bellekli bir nehir yatağından gümrah bir dost çıkıp yüzüme bakıyordu… Ezgisini bitirdiğinde bütün yüzüne yayılan gülüşüyle bana iyi noeller diledi. Ben de elimdeki bardağı ona uzattım, şarabı içti ve gitti.
Yıllar sonra Ömer’in şarkılarını dinlerken o güzel insanlar yeniden çıkıp geldiler sanki bir yerlerden. Kuşların dili, ağaç yapraklarının sesi, yonga kokuları ve kıvanç veren başka şeylerle birlikte insana “İyi ki yaşıyorum!”, dedirten şarkılar çünkü bunlar.
Ömer’in dinlerken ben kendi payıma geleceği anımsadım: Yaşamanın aşktan başka bir şey olmadığını ve bir de o giderilmez susuzluğun katlanıcılığını…
Sevgili Cemal Süreya’nın şemsiye espirisini ödünç alırsam diyebilirim ki “Ömer’in şemsiyesi gökyüzünü size, dışınızda bir şeymiş gibi duyumsatmayan yıldızlı bir çadırdır. Kasetin adı olan “Nerde Yatmalı” sorusunu bir yanıt gibi söyleyen bu müzik erinin şarkısına belki şu esneklikle uzanmak olasıdır: “Bu gece Ömer Özgeç’in çadırı altında yatmalı”.
Cengiz PEKSOY
ÇALINTI
Aylık Müzik Kültür Dergisi
No.18 Kasım 1994


