dusLE- Haziran2006

Uzun yıllardır şiir besteliyorsunuz, besteleri yaparken sizi en çok zorlayan en oluyor?


Bir şiiri yüksek sesle okumak çok değişik bir deneyimdir; hiç kimse aynı biçimde okumaz şiiri, herkes başka türlü okur, başka türlü vurgular. Kişi, yüksek sesle şiir okumayı uğraşısının bir gereği olarak yapmıyorsa, aynı şiiri bir önceki gibi okuması bile olanaksızdır. Her okuyuşta değişir okuma biçimi. Sanki şiir değişiyor gibidir. Kişilerin biçemleri okuyuşlarına yansır. Oluşturduğum şarkıda kendi biçemim şiire yansımasın isterim. Şiir nasıl yazılmışsa öylece varlığını sürdürsün. Şarkı benim damgamı taşıyabilir, ama şiir taşımasın. Bunu başarmaya çalışırım. Çok güzel şarkı söyleyen bir arkadaşımız Gül Gürsoy, “Ömer’in bestesini dinleyince ‘bu şiir ancak böyle bestelenebilir’ diye düşünüyor insan” demişti. Bu belirlemenin gerçek olmasıdır ereğim. Bunu gerçekleştirdiğimde, şiir bir bakıma besteden, ve benden uzak kaldığı için erişilemezliğini korur. Böylece, şarkıyı her söylediğimde yeni bir şarkı söylüyormuşum sanısına kapılırım. Bu duruma erişmek genellikle zor oluyor. Ama bundan yakınacak değilim, bir yazımda da belirtmiştim, ben bu zorluklarla beslenirim.

Bu bağlamda bestelemeyi deneyip de bitiremediğiniz şiirler oldu mu?
Evet, birkaç yıldır, zaman zaman üzerinde çalıştığım bir şiir var. Vazgeçmedim. Bir gün bitireceğimi umuyorum

Türkçe’de yazılan şiirlerde bestelenebilme açısında sizce hangi şâir daha net bir iç ahenk taşıyor?
Bu soruyu kendi deneyimim içinde yanıtlayabilirim; çünkü birçok şairimizin şiirini bu açıdan tanımıyorum. Şunu söylemeliyim, bestelemek için ‘daha net bir iç uyum’ değil, belki de tam tersi bir izlenim veren şiirler bana daha çekici gelir. Tadına varamadığım, dolayısıyla orada ne olup bittiğini bilemediğim şiirlere bir ön yargıyla yaklaşırım. Ozanın eksiksiz bir yapı oluşturduğuna, benim onu henüz anlamadığıma, eğer onu bir şarkıya dönüştürebilirsem şiirin kendisini bana vereceğine inanırım. Öyle de olur.

Müzik yaptığınız ilk gençlik yıllarınızdaki önemli sıkıntılardan biri Türkçe sözlü müziğin henüz yaygınlaşmamış olmasıydı, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil gibi isimlerin dışında bu müziği yapan kimse yoktu… Bugün görüyoruz ki Türkçe’yi her müzik türüne uyum sağlayacak şekilde adapte edebiliyoruz. O dönem neden böyle bir algı vardı?
Bu sorunun kapsamı çok geniş. Kısaca şöyle söyleyeyim: Türkçe- sözlü müzik hep vardı. Yalnız popüler müziğin bir bölümü (kantolar, tangolar, aranjmanlar) sözler bakımından dilimizin yüzünü ağartmaktan çok uzaktı. Bu belirlememe Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin uzantısıymış gibi görünen şarkıları da katabiliriz. Durum böyle olunca, batı popüler müziği, olduğu gibi, hangi dildeyse o dilde söylenmeye ve dinlenmeye başlandı. Benim çok tepki duyduğum şu kanı; “Türkçe bu tür müziğe uygun bir dil değildir” kanısı yaygındı müzik çevrelerinde. Bir yanda bunca güzel türküler, bunca güzel şarkılar (Geleneksel Türk Sanat Müziğini söylüyorum) ve bunca güzel şiirler varken, bu durum içler acısı gelirdi bana. Beni şiir bestelemeye yönelten nedenlerin başında bu tepki gelir. 60’lı yılların ikinci yarısında, artık kaba öykünüden vazgeçildiğini, gerek müzik, gerekse dil olarak “bu toprağa” yönelindiğini görüyoruz.

Şiir bestelerinizin bazılarını şâirlerine dinlettiğinizi söylemiştiniz… kimlerdi bunlar, ne gibi tepkiler verdiler?
A. Kadir’in “ilkel bir müzik gibi” dediğini unutmam.

Halim Şefik, bir dinleti sonrasında, “Tuna Üstüne Söylenmiştir” için, “Veysel’in sazını dinler gibi dinledim. Sanki gitarın yurdu Anadolu’dur” demişti.

Cemal Süreya’ya, bana sesiyle eşlik eden bir arkadaşımla özel bir dinletide sunmuştuk “Önceleyin” şarkısını, “şiir yattığı yerden kalktı ayağa dikildi” demişti. Bir yandan rakı içiyor, bir yandan söyleşiyorduk. Bir daha, sonra bir daha çalıp söylememizi istedi. Sigara içmediğini gördüm, bırakmıştı. “Biliyorum, yeniden başlayacağım, hem böyle güzel bir günde, ama bugün değil” dedi. Bir de başka bir şarkı söylememizi istedi: “Tuna Üstüne Söylenmiştir”i söyledik. Çok beğendi, “Nazım’a ağıt olmuş bu şarkı” dedi.

Oktay Rifat’a bir tek şarkı dinletebilmiştim, telefonda beğendiğini, söyledi.

Melih Cevdet Anday’ın eşi telefonla, dinlediklerini (bir kaset vermiştim) ve beğendiklerini, söyledi. Melih beyin sağlığı pek iyi değildi o günlerde. Birkaç ay sonra ziyaretine gittiğimde yüz yüze konuştuk, şarkıları, müzikle sözlerin örtüşmesi bakımından çok başarılı bulduğunu söyledi.

Sözünü yazdığınız besteler de var. Sanıyorum ki bunları bestelemek daha kolay oluyordur… ne gibi bir fark var başkalarının sözlerini bestelemek ile sözlerini kendinizin yazdığı bir beste yapmak arasında?
Sözlerini de ben yazıyorsam, bestelenmesiyle sözlerinin yazımı birlikte gelişiyor. Dolayısıyla hem sözleri, hem müziği istediğim gibi yönlendirebiliyorum.

Bildiğim kadarıyla hazırlayıp bitirdiğiniz daha birçok albümünüz var, neden basılamıyor bu albümler?
Doğrusu ben de bilmiyorum.

Bu albümlerde kimlerin şiirlerinden besteleriniz var? Tüm kayıtlarınıza baktığınızda ‘en iyisi’ bu oldu dediğiniz, sizin için özel bir beste var mı?

Şiirlerinden besteler yaptığım şairler şunlar: Melih Cevdet Anday, Nazım Hikmet, Oktay Rifat, Yunus Emre, A.Kadir, Orhan Veli, Attilâ İlhan, Rıfat Ilgaz, Can Yücel (çeviri şiirlerinden), Arif Damar, Cemal Süreya, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Enver Gökçe, Salah Birsel, Hasan Hüseyin, Halim Şefik, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Edip Cansever, W.Shakespeare (Talat Sait Hamlan), O. Elitis (Cevat Çapan), A. Dorfman (Gönül Çapan). Cevat Çapan;

Melih Cevdet Anday’ın şiirlerinden yaptığım bestelerle -on beş yıl önce bestelemiş de olsam- uğraşım sürüyor. Onların özel bir yerleri vardır benim için.

Daha geniş bir altyapı ya da gurup müziği olarak genişletmeyi hiç düşündünüz mü bestelerinizi?
Evet, düşündüm ama olmadı.

Bir soru da 6-7 Eylül Olayları sırasında yaşadıklarınızla ilgili sormak istiyorum… neler anlatabilirsiniz bize o dönemle ilgili?
6-7 Eylül Olayları’nın Menderes hükümetinin bir kışkırtısı (provokasyonu) olduğunun bilincindeydi bizimkiler. 1955 yılında olaylar bugünkü gibi bir anda yaygınlaşıp konuşulur duruma gelemezlerdi. Ben on yaşındaydım. Menderes döneminde yaşanan karabasanlardan biriydi.

O dönemde yaşadıklarınız ilerleyen yıllarda hayata bakışınızı değiştirdi mi?
O dönem özel bir dönem olarak kalmadı ki. Bir iki kesinti dışında hep sürdü. 1950’de iktidara gelen Menderes hükümetinin ilk işi Türkçe okunmakta olan ezanı, yeniden Arapça’ya döndürmek olmuştu. Oradan geldik bu günlere.

Protest bir havada yaklaşmamışsınız şiirlere bunun için soruyorum biraz da, Nazım’ın meydanlarda yüksek sesle okunacak şiirleri bestelemeyi tercih etmemişsiniz mesela…
Şarkılarım aşkı yücelten, aşka davet eden şarkılar oldukları için protesttirler; çünkü bütün kurumlar aşka karşıdır. Bir de dilin sınırları sorunu var. Bu açılardan bakılırsa en “karşı-çıkan” konumundadır şarkılarım.

Şu sıralar ya da genel olarak kimleri dinliyor, okuyorsunuz?
Genellikle Klasik Müzik dinlerim. Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Bilge Karasu, Sait Faik dönüp dönüp okuduğum yazarlardır.

Yakın zamanda albümlerin basımıyla ilgili, bestelerle ilgili gelişmeler olacak mı?
Ne yazık ki bu konuda bir şey söyleyemiyorum. Ama ben yeni kayıtlar, daha iyi kayıtlar yapmayı sürdürüyorum.