AYNI KENTLERİN HAVASINI SUYUNU PAYLAŞAN İKİ SANAT İNSANI ARASINDAKİ KESİŞMELER
Ömer Özgeç ile Cemal Süreya üzerine söyleştik.
Erol Büyükmeriç: Sevgili Ömer, yaşamöykünden biliyorum ki 1970 öncesinde üç yıla yakın bir zaman Eskişehir’de bulundun, müzisyen olarak. Ve sonraki yıllar en az sekiz- on kez konser verdin bu kentte. Ve yine biliyoruz ki Cemal Süreya da ilk memuriyetini Eskişehir’de yaptı. Ve bu kentte nice şiirler yazdı… Daha sonra sen Kadıköy’e yerleştin, Cemal Süreya da Kadıköy’de oturmaktaydı. Sen onun şiirlerini besteledin ve onunla tanıştın. Ayrı zamanlarda da olsa aynı kenti paylaşmanın, sonunda müzikle şiirin ortaklığında yollarınızın kesişmesinin sende etkileri nasıl oldu, bundan ve anılarından söz eder misin?
ESKİ/YENİ
T.C. ESKİŞEHİR VALİLİĞİ
AYLIK ŞEHİR KÜLTÜRÜ DERGİSİ
ESKİŞEHİR
25 MART 2011
Ömer Özgeç: Ben Eskişehir’e 1967 yılı başlarında geldim; dediğin gibi, üç yıla yakın bir zaman burada yaşadım. Cemal Süreya 50’li yılların ikinci yarısında gelmiş Eskişehir’e. Arada on yıl kadar bir zaman var, ama onun yaşadığı Eskişehir’le benim yaşadığım Eskişehir arasında bu on yılda çok bir şey değişmediğini sanıyorum. Eskişehir halkı gelir düzeyi birbirine yakın insanlardı. O zamanlar kent içinde ulaşım en başta bisikletlerle sağlanırdı. Sanki herkesin bisikleti vardı. İşçiler iş yerlerine bisikletle gider gelirlerdi. O güne dek bu denli çok bisikletliyi bir arada görmemiştim. Belediye otobüsleri de vardı kuşkusuz. Kent içinde sağa sola gitmek için de faytonlar… Bir de şeker fabrikası işçilerini kent merkezine getirip götüren küçük tren (dekovil). Bisikletler, faytonlar ve küçük tren bana bambaşka bir kentte olduğum duygusunu veren ilk şeylerdi. Eskişehir’in benim için başka özellikleri de vardı: örneğin, kışın Eskişehir kömür kokardı. Kötü bir koku değildi bu; çünkü yanmış kömür kokusu değildi. Bilirsin, kokular yıllar sonra iyi ya da kötü olarak anımsanmazlar, yaşananların, anıların simgelerine dönüşürler belleğimizde. Tıpkı tadına doyulmaz Kalabak suyu gibi… İnsanlar testilerini kapıya bırakırlar, sucu testileri güzelim Kalabak suyuyla doldurur kapıya da tebeşirle bir çizik atar giderdi. Hesap görüleceği zaman bu çizikler sayılır ona göre para ödenirdi. Kentin bir bölümünde evlerde musluklardan sıcak su akardı. Hamamyolu deresinin üstü daha kapatılmamıştı. Ünlü kebapçı Abdüsselam küçücük dükkanından sokaklara yayılan müşterilerine yetişmek için elinden geleni yapar, “nerde kaldı bizim kebap!”, diye takılan müşterilere kızgınlıkla basardı kalayı.
Eskişehir’de benim bütün bu yaşadıklarımı 8-10 yıl önce Cemal Süreya da yaşamıştır; o zamanlar ne Ankara’da, ne İstanbul’da, ne Bursa’da, öyle sanıyorum ki ne de başka bir kentte Eskişehir’dekine benzer bir yaşam bulunurdu.
Aradan yirmi yıla yakın zaman geçti, ben 1978’de Moda’ya taşındım. Gerçi kendimi Haydarpaşa Lisesi’nde okumaya başladığım 1961 yılından beri Kadıköylü, Modalı sayarım. Şairler, sanatçılar kentidir Kadıköy…
E. B.: Peki Ömercim, Cemal Süreya ile ilk karşılaşmanız nasıl oldu?
Ö. Ö.: Cemal Süreya ile ilk karşılaşmamız 1978 baharında, Moda’da, Dondurmacı Ali’nin (orası bir zamanlar sanat galerisiydi) önünde oldu. Bir hanım arkadaşıyla söyleşerek yürüyorlardı. Selamlaşıp tanıştık ve daha sonra görüşmek dileğiyle ayrıldık.
Ben “Önceleyin” şiirini 1985 yılında bestelemiştim ve kendisine dinletmek istiyordum. Şarkı henüz kaydedilmemiş olduğundan uygun bir yerde ona çalıp-söylemek gerekiyordu. Sonunda böyle bir olanak doğdu. Kadıköy’deki şimdiki Nezih Kitabevi o zamanlar Gençlik Kitabevi’ydi. Kitabevinin üst katında sanat toplantıları yapılabilsin diye düzenlenmiş bir salon vardı. Kitabevi sahibi Celal Güner (kendisini özlemle anıyorum) sanat dünyasına böyle bir olanak tanıyordu. Cemal Süreya da orada Cumartesi günleri öğleden sonra söyleşiler düzenlemekteydi.
Kitabevinin tam karşısında Fazıl Bey apartmanının 1 numaralı dairesini ben çalışma yeri olarak kullanıyordum. Burada birçok şair, sanatçı, yazarla buluşmalarımız olmuştur. (Arif Damar’ın söylediğine göre Nazım Hikmet cezaevinden çıktıktan sonra Münevver hanımla bu dairede oturmuşlar.) 1989 yılının –sanırım Şubat ayıydı- bir Cumartesi günü öğleden sonra C. Süreya’yı Gençlik Kitabevi’ndeki söyleşisi bittikten sonra oraya davet ettim. Eşi Zuhal hanım ve kızı Dicle ile birlikte geldiler. Birer kadeh rakı eşliğinde şarkıyı çalıp söyledim. Arkadaşım Özgül de ikinci ses olarak bana eşlik ediyordu. C. Süreya şarkıyı çok beğendi. “Şiir yattığı yerden kalktı, ayağa dikildi”, dedi. Sigara içmiyordu. Ayağa kalktı kitaplığın önüne gitti, kitaplara göz gezdirdi. Sonra dönüp yerine oturdu. Şarkıyı bir kez daha söylememizi istedi. Bir kez daha çalıp söyledik. “Biliyorum bir gün sigaraya yeniden başlayacağım, hem de güzel bir günde başlayacağım, ama bugün değil”, dedi. Biraz başka şeylerden konuştuktan sonra “Şu şarkıyı bir kez daha çalmanızı istesem, çok olur mu?”, diye sordu. Biz de bir kez daha çalıp söyledik. Sonra da bir başka şarkı dinlemek istedi. Nazım Hikmet’in “Tuna Üstüne Söylenmiştir” şiirinden bestelediğim şarkıyı söyledik, “Bu şarkı da Nazım Hikmet’e ağıt olmuş”, dedi.
Son görüşmemizin tarihi 21 Mayıs 1989’dur. TRT’den “Önceleyin”i yayınlamak için şairden imzalı izin belgesi getirmem istenmişti, bu belge için telefonla randevu alıp evine gittim. Daktilosunun başında çeviri yapıyordu. Beş on dakika orada kaldım, belgeyi imzalatıp ayrıldım. Bir daha da görüşemedik.
Bir ozanla, bir yazarla karşılaşmak onun yapıtlarına yönelmekle olabilir ancak. Onunla yüz yüze pek az karşılaştık, ama ben onu yapıtlarından izliyordum.
E. B.: Şairimiz nasıl bir izlenim bırakmıştı bu karşılaşmalarda – onu daha da iyi anlayabilmek için yapıtlarına, yazılarına derinlemesine yönelme konusundaki düşüncelerini de eklersek?
Ö. Ö.: Cemal Süreya der ki:
“Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle ‘yeri ve formülü’ bulacaktır. Şiir, insanın bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni nitelikler kazandıracaktır.”
O şiiri böylesine ciddiye alınacak bir uğraş olarak görür. Benim bildiğim kadarıyla çok da iyi bir şiir okurudur. Şairleri tanır, ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini bilir.
Onun daha çok aşk şiirleri, kadını, kadın bedenini ve sevişmeyi yücelten şiirler yazdığını düşünürüz. Gerçekten de onun bu yanı çok belirgindir. Ben onun bu yönüyle de bir devrimci olduğunu düşünüyorum. “Sevgilinin Halleri” adlı denemesinde bu konuların bugüne dek nasıl ele alındıklarını ta XV. yüzyıl öncesinden başlayarak irdeler. XVI., XVII., XVIII. yüzyıldan Tanzimat dönemine, Servet’i Fünun’dan 20. yüzyıla ve günümüze konunun nasıl bir gelişme gösterdiğini ortaya serer. Denemeyi okuduğunuzda Cemal Süreya’nın seçiminin ne denli bilinçli olduğunu görürsünüz.
Düz yazılarına gelince:
Cemal Süreya’nın yazılarında, dolayısıyla düşünme biçiminde beni en çok çeken onun iyicil oluşudur. Ele aldığı nesneleri ve kişileri bir bilim adamı gibi çözümler ve onları bize bir büyücü gibi aktarır; başka birçok kişinin yaptığı gibi, diyelim bir kişinin bir görünümünü düzdeğişmece olarak kullanıp (genelleyerek) onu tümden “olumlu” ya da tümden “olumsuz” görmeye ve göstermeye çalışmaz. Onların izdüşümlerini ortaya koyar. “99 Yüz”de ele aldığı kişilerin şemsiyeleri varsa, onların bu şemsiyeleri altında barınılabilir, demek ister gibidir.
Şu dizeler onun:
Umutta mut varsa / Umutsuzlukta da umut var.
Şu dörtlük de:
Gülden kurulmuş bir Pazar
Gül alırlar, gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Alanlar gül, satanlar gül.
Var oluşuyla insana güven veren bir abi gibiydi Cemal Süreya. Onu güçlü bir sanatçı, gerçek bir düşünür ve bir dost olarak düşünmüşümdür hep. Yirmi yıldır artık Kadıköy’de gezerken ona rastlayamayışımız da yüreğimizde bir yaradır.
E. B.: Teşekkür ederim sevgili Ömer…
Ö. Ö.: Ben teşekkür ederim sevgili Erol.


