İĞNEYLE KUYU KAZAN ADAM: ÖMER ÖZGEÇ
Ömer Özgeç seksenli yıllardan önce şarkı sözü yazmaya, sonra da şiir bestelemeye başlar. Bu yıllarda “Sevgilerde”, ardından “Nerde Yatmalı” adlı kasetlerini çıkarır. Seksenli yılların müzikal havasından da etkilenen Özgeç, şiire gönül veren bir müzisyen. Bu yüzden Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Orhan Veli, Nâzım Hikmet, Cemal Süreya, Salâh Birsel, Edip Cansever, Attila
İlhan gibi daha birçok şairin şiirini besteler. Özellikle Nâzım Hikmet’in Jokond ile Si-Ya-U adlı uzun metinlerden oluşan şiirini bestelemesiyle dikkat çeker. Kendine has yorumu, şiire bu kadar içten bağlanması, onu şiirin ve sözün müziğine ulaştırır.
Kendisine “siz ne yapıyorsunuz?”, diye sorduğumda, bana “iğneyle kuyu kazıyorum”, dedi.
O şimdilerde Kızıltoprak’taki evinde kurduğu stüdyoda, sözlerin ve hayatın müziğini yaratmayı sürdürüyor.
“Annem de Babam da Girit’ten göçmüşler. O zaman Girit’in üç büyük kenti Hanya, Kandiya ve Rezmo’ymuş. Hanya için “Ya ta gramata”; Kandiya için “Ya to potiri”; Rezmo içinse “Ya ta armata” derlerdi bizimkiler. Yani Hanya okumaya, Kandiya içkiye, Rezmo savaşmaya yatkınmış. Annem Kandiya, babam Hanya doğumlu. Mübadeleyle Türkiye’ye gelip Trilye’ye yerleşmişler. Evlendikten sonra Gemlik’e taşınmışlar. Babam Gemlik’te kuruluş aşamasında olan Sümerbank’ın Sunğipek Fabrikası’nda çalışmaya başlamış. Fabrika yapay ipek, jelâtin kağıdı ve viskon denilen yapay yün üretiyordu. Ama asıl ürün ipekti. (“Sunğipek” adını Atatürk vermiş).
1945 yılında Gemlik’te doğdum. Altı yaşıma geldiğimde fabrikanın çamlar içinde, denize bakan ve her yanı çiçek bahçesi lojmanlarına yerleştik. Çocukluğumu ve ilkgençliğimi orada, çamlarla denizin iç içe geçtiği büyülü mekânda yaşadım. Deniz pırıl pırıldı ve denizden yararlanmanın her türlüsü için olanaklar vardı; balık tutmak ya da gezmek için sandallar, yelkenliler, yarış kayıkları (kik ya da futa); kıyıdan yüz metre kadar açıkta, üzerinde kendini denizin devinimine göre sallanan bir evdeymiş gibi duyumsayacağın bir sal. Yukarda bir büfenin çevresinde bir dans pisti ve müzik, plaklar… Mario Lanza, Frank Sinatra, Nat King Cole, Harry Belafonte, Kington Trio, Domenico Modugno, Pat Boone, The Everly Brodhers… Fabrikanın sineması ve alt yazıları Türkçe filmler, müzikaller… ve alttan alta işleyen Klasik Türk Müziği ve Halk Müziği.
“Önce mızıka çalmayla başladım, bir gitara kavuşmam daha sonra oldu. Nerden ders alacaksın? Her şeyi kendim öğrenmeye kalktım. Söylemek bile gerekmez, bu biçimde yol almak çok zordur, nerdeyse olanaksızdır. Müziğe olan eğilimimin ayırdında olanlardan, beni konservatuvara yönlendirmek isteyenler oldu ama sağlığım iyi değil diye doktor bu konuyu kapattırdı. Bense olanaklarım nelerdir hiç bilemiyordum ki tek başıma bu konunun izini süreyim. Böylece müziğe olan eğilimimi gerçek bir yeteneğe dönüştürmek olanağından yoksun kaldım. Benim çocukluğumda işler zordu, şimdi daha da zor olduğunu görüyorum.
“Liseyi Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. 1967’de Eskişehir’de “Gong” grubuna katıldım. Çok iyi bir gruptuk. Solo gitarda Orhan Atasoy, bas gitarda Emre Dağdeviren, davulda Kemal Uzel vardı, ben ritm gitar çalıyordum. Beatles, Kings, Rolling Stones vb. grupların şarkılarını çalar ve söylerdik. Ama sürdüremedik. Bir kış mevsimi sonunda dağıldık. Ben Eskişehir Şeker Fabrikası’nın orkestrasına basçı olarak girdim. Sekiz kişilik bir orkestra. Piyano (Hüsamettin), akordeon (Ahmet), tenor saksofon (Coşkun), iki alto saksafon (Hüsmen ve İhsan), trompet (Nebi) ve davuldan (İlhan) oluşan bir orkestraydı. Ben onlara “abi” derdim, şimdi hiç birinin soy adını anımsamıyorum. Tenor saksofon çalan Coşkun abi klarinet de çalardı, alto saksofon çalan Hüsmen abi hem de kemancıydı. Davulcu da içinde hepimiz notayla çalardık. Çok geniş bir nota arşivi vardı. Strauss’un valsleri, Brahms’ın Macar Dansları, Rimski Korsakof’un Şehrazat’ı gibi Batı Hafif Müziği yapıtlarının neredeyse tümü vardı bu arşivde. Bu yapıtlar 12 kişilik, 16 kişilik, 18 kişilik orkestralar için düzenlenmişlerdi. Şef (akordeon çalan Ahmet abiydi) herkese kendi çalgısının notalarını dağıtır, çalışma sonunda notaları toplar, dosyasına koyar, yerine kaldırırdı. Çalışma yaptığımız ve gerektiğinde çaldığımız salonda merdivenle inilen bir oda vardı, notalar orada saklanırdı. 2,5 x 2,5 bir oda, çepeçevre raflardan oluşmuştu. Notalar bu raflarda düzenli bir biçimde korunurdu. O odaya yalnız girmeye çekinirdim, bir nota kaybolur, sorumlu olurum diye. Salonun açılıp kapatılmasından, temizliğinden vb. sorumlu olan Tevfik abiyle yıllar sonra Erdek’te karşılaştık, benden bir süre sonra orkestranın dağıldığını, yönetime gelenlerin değerbilmezliklerini anlattı. Korka korka arşivi sordum. Odayı kimbilir ne amaçlar için kullanmak üzere boşaltmışlar ve dosyaları salonun bir kenarına yığmışlar. ‘Sosyal Hizmetler Şefine, müdürlere yılların birikimiyle oluşan arşivin ne denli değerli olduğunu, notaların bir sürü paralarla yurt dışından getirtildiğini, sahip çıkmaları gerektiğini ne denli söyledimse de kimseye bir şey yaptırtamadım. Notalar yığın halinde, aylarca oradan oraya, tozlar içinde sürüklenip durdu. Sonra çöp kamyonuna yükleyip attırdık’, dedi.
Ben ağlamaya başladım.
“1970’te Eskişehir’den ayrıldım. 1972 Mayısına dek İstanbul’da, Yalova’da kaldım. 1972 Mayısında İskenderun’a gittim, orada bir pavyonda gitar çalıp şarkı söyledim. 1974 Nisanında İskenderun’dan ayrıldım ve bir daha böyle bir iş yapmamaya karar verdim, elektro gitarımı ve ses yükseltici aygıtlarımı sattım. Güzel bir akustik gitar aldım. Ama gitarla ne çalıp ne söyleyeceğimi bilemez olduğum bir dönem başladı. Artık o güne dek çalıp söylediğim parçalardan hiç birine gönlüm gitmiyordu. Bu bunalımlı dönem 1977 yılında Çağdaş Sahne Tiyatrosuna girmeme dek sürdü. Bir buçuk yıl kadar oyun müzikleri üzerinde çalıştım. 1978 yılında İstanbul’a döndüm. 1979 yılında TRT yapımı “Hayatım Roman” adlı dizi filme müzik yaptım. Bu da benim için değişik bir deneyim oldu. Ama müzikte ne yapmam gerektiğini 1982 yılında buldum ve şarkı bestelemeğe başladım. Sözlerini de kendim yazıyordum. İlk üç şarkım böyle oluştu. Bu arada Rıfat Ilgaz’ın 55. sanat yılı dolayısıyla düzenlenecek etkinlik için Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinden birini bestelemem istendi. “Alişim” adlı şiiri besteledim ve Rıfat Ilgaz’ın 55. sanat yılı gecesi çalıp söyledim. Başarılı oldu diyebilirim. Daha önemlisi, bu deneyim beni, başka şiirlere yönelmem konusunda yüreklendirdi. O günden beri de şiir besteliyorum. Sözlerini kendi yazdıklarım da var ama pek az, on şarkı ya var ya yok.
“İki albümüm yayımlandı, ilki “Sevgilerde”, 1986; ikincisi “Nerde Yatmalı”, 1989 yılında. İlki önce üç bin basıldı, sonra bir üç bin daha … “Nerde Yatmalı” önce beş bin basıldı, bir yıl sonra hiçbir yerde kaset bulunmuyordu. Yeniden neden basılmadı bilmiyorum. Ancak 1994 yılında şirket değiştirerek yeniden basılmasını sağladık. Onun da gereği gibi dağıtılmadığını biliyorum.
“Alıcısına ulaşamayan bir sanat ürünü “sanat ürünü” adını bile alamaz ne yazık. Benim bu durumda birçok albümüm var. Gerçi onların kimini çeşitli dinletilerde, toplantılarında sunuyorum.
“Ama işin bir de üreticisi için olan yanı var, üretim aşamasında asıl olan yön budur. Yani alıcısından önce üreticisi içindir sanat; ölçü sanatçının kendisidir. Bu açıdan baktığımda özellikle kimi şiirlerden yaptığım şarkılar, ilk gençliğimde gitar çalıp şarkı söylerken yaşadığım coşkuyu, çok farklı bir boyutta yeniden yaşamama neden oldu ve oluyor diyebilirim. Bu da az bir başarı sayılmasa gerek.”
Deniz DURUKAN
2008


