AŞKA DAVET ETTİĞİ İÇİN PROTEST

Müziğimin “protest” diye adlandırılmasını isterim. Ama neden protest, şarkılarım aşka özendirdiği ve bütün kurumlar aşka karşı olduğu için.

-“Nerde Yatmalı” albümüne kadar olan dönemi kısaca özetler misiniz?
-Şarkı bestelemeye 1982 yılında başladım. Ondan önce de bazı çalışmalarım vardı ama onlar yalnızca denemeydi. Ve 1982 yılından başlayarak numaraladım şarkılarımı. 1986 yılında ilk albümümü çıkardım, gereği gibi pazarlama olanağı bulamadım.
-“Nerde Yatmalı” albümünde yalnız “Bulutlu Bir Akşamüstü”nün sözleri size ait. Öteki şarkılar şiirlerden oluşuyor. Bu birinci albümde de böyleydi. Neden şiir?
-Evet bestelerimin onda dokuzu şiir. Sözleri de benim olan toplam yedi şarkım var. Aslında ben şiir besteleyeceğim diye yola çıkmadım. İlk üç şarkımın sözleri de benimdir.
-Şarkı sözü yazamadığınız için şiir bestelemediğinizi biliyorum. Bana öyle geliyor ki tıpkı bir çevirmen gibi davranıyorsunuz. Bir şiiri müziğe çeviriyorsunuz. Doğru bir açıklama mı bu?
-Daha çok bir öyküden, bir romandan film yapmak gibi geliyor bana. Bir şiiri müziğe çevirmek değil, o şiirin müziğini, ritmini, vurgusunu bulup yorumlamaktır yapılan.
-Peki, sözlerden uzaklaşalım biraz. Ve müziğin oluşum sürecinden söz edelim.
-Bir şarkı nasıl oluşuyor diye düşünürken sözlerden uzaklaşa-mayız. Ritim ve ezgi, sözlerin ritim ve ezgisidir. Yol gösterici olan sözlerdir. Bir ezgiye söz yazıyor olsak bile bu böyledir. Sözcükleri ona göre seçmemiz gerekir. Sözcükleri eğip bükerek ezgiye uyduramayız. Sonuçta elemanları ritim, ezgi ve armoni olan bir form oluşturma çabasıdır bir şarkının oluşum süreci.
-Sınıflandırma her zaman kolay gelir insanlara. Sizin yaptığınız müziğe de “Özgün Müzik” deniyor. Gerçekten var mı böyle bir tür?
-Müzik türlerinin oturmamışlığından kaynaklanan bir kavram karışıklığı. TRT’nin bazı müzikleri “Türk Hafif Müziği”, bazı müzikleri de “Hafif Türk Müziği” diye sınıflandırdığını düşün. Ama ben müziğimin “protest” diye adlandırılmasını isterim.
-Daha çok aşk şarkıları senin şarkıların.
-Evet, aşk şarkıları, aşka davet eden, aşka özendiren şarkılar. İşte bu yüzden protest. Çünkü bütün kurumlar aşka karşıdır. Aşk derken aşık olmaktan söz ediyorum.
-Günümüzde sanatlar öylesine iç içe yaşıyor ki, yüzde yüz öykü, şiir, şarkı, film ya da tiyatro eseriyle karşılaşmak gitgide güçleşiyor. Sizce süzme şarkı nedir?
-Galiba bütün bunlara sinema neden oluyor. Sorunu “salt müzik” diye değiştirecek olursam, sözsüz olmalı bu müzik ve adı da olmamalı derim. “Gece”, “Deniz”, “Alpler Senfonisi”, “Buğday Tarlaları”… bütün bu adlar müziği dinlerken gözümüzün önüne bir şeyler gelmesini sağlar. Zaten o müzikler geceyi, denizi anlatmak için yazılmıştır. “Alpler Senfonisi” de Alp Dağlarına tırmanışın öyküsüdür. Buna senfonik şiir deniyor zaten. Bir de yalnızca numaralanmış müzikler var. Örneğin, Beethoven’in Op.61 re majör Keman Konçertosu…işte salt müzik bu olsa gerek. Bu müziği dinlerken insanın gözünün önüne hiçbir şey gelmez ve gelmemeli. Salt seslerle yapılmış bir kompozisyondur bu.
-Peki, bu albümde neler dinleyeceğiz?
-Bu albümde Nazım Hikmet’ten bestelediğim altı şiir, A. Damar, A. Kadir, O. Rıfat, A. İlhan, C. Süreya’dan bestelediğim birer şiir, sözleri de benim olan bir şarkı ve küçük bir çalgısal bölüm var.
-Nazım Hikmet’ten seçtikleriniz, Türk şiirinde hasret duygusunun en yetkin örneklerini oluşturuyor. Özleyip de kavuşamamak nasıl bir duygu?
-Hasretini çektiğim, özlemini duyduğum o kadar şey var ki… Ama yine Nazım: “kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir/ ben ayrılıkların/ kimi insan ezbere sayar yıldızların adını/ ben hasretlerin” der. Ve şu dizeler benim içimi kıyım kıyım kıyar: “Memleket mi/ Yıldızlar mı/ Gençliğim mi daha uzak…”
-Bir de albüme adını veren “Nerde Yatmalı” var. Bu şiir de içli görüntülerle yüklü. Şarkının da teatral bir havası olduğu söylenebilir belki; ezgiyle çizilmiş görüntüler…Bu şarkı Keltçe de söylense etkilerdi beni. Ama okuduğu bir şiiri ille de anlamak ister insan. Müzik pek öyle değil. Bu atmosferin oluşumu rastlantısal olamaz. Viyolonsel nasıl girdi şarkıya? O bölüme kendimizi kaptırmamamızı özellikle mi istediniz?
-Olanak bulabilseydim, flütle çalınan yerde bir kadın sesi duyacaktık. Ama viyolonsel hep vardı. Ve o bölüm daha fazla uzayamazdı; çocuk yatacak yer arıyor.
-Şarkı, müzikal ve film müziği…Bu türlerin tümünden besteci ve yorumcu olarak örnekler verdiniz. Şiirler şarkıyı, öykü müzikali ve senaryo film müziğini nasıl besliyor? Ya da sizin besteleriniz şiire, öyküye ve filme ne katıyor?
-Şiir, öykü, senaryo bana esin veriyorsa ben bu esini müzik olarak ifade edebilirim. Yalnız şu var, ilham perileri öyle kolay kolay gelmiyorlar. Bazen bin dereden su getirmek gerekiyor bu periler gelip teslim etsin diye kendilerini. Sonra bir sevişmedir başlar…
-Malum soruyla bağlayalım: geleceğe ilişkin tasarılarınızdan söz eder misiniz?
-80’e yakın şarkı besteledim. Öncelikle bu parçalarımın dinlenmesini isterim. Ayrıca, Nazım’ın “Jokond ile Si-Ya-U” destanını, bir müzikal olacağını düşünerek besteledim. Şimdilik gerçekleşmesini istediğim en önemli tasarım bu. Bu tasarının gerçekleşmesinin önünde çeşitli engeller var bugün. Bu engellerin birer birer kalkacağına ve bir gün Jokond ile Si-Ya-U’yu bir müzikal olarak sahnede izleyeceğimize kesinlikle inanıyorum.


Söyleşi: CENGİZ PEKSOY / İKİBİNE DOĞRU – 25 Haziran 1989

 


 

HENÜZ ANLAYAMADIĞIMIZ SÖZLER KARANLIKTAN GELEN SÖZLERDİR
-Siz, 70’li yıllarda müzikle uğraşan ve o yıllarda kalan bir sanatçı olarak anılıyorsunuz. Toplum muhtevasın-daki değişiklikleri de göz önüne alarak, Türkiye’de bugün sanat yapmakla ‘70’li yılların dinamik durumunda sanat yapmak arasında nasıl bir fark var?
-1967 yılında müzik asıl uğraşım durumuna geldi. O yıldan beri müzikle ilişkim yoğunlaşarak ve derinleşerek sürüyor. Toplumdaki değişikliklerin sanatçıyı birebir etkileyeceği kanısında değilim.
Ortaya çıkan sanatın topluma yansıması hep gecikmeli olur. Anında topluma yansıyan bir sanat ve sanatı alan bir toplum görülmemiştir henüz. İlkel toplumları saymazsak…
-Günümüzdeki sanat ortamı ile sanatçıların durumu sizi endişelendiriyor mu? Bugünkü sanat ortamıyla ‘piyasasıyla’ aranızda bilinçli bir mesafe koyduğunuzu düşünebilir miyiz?
-‘Sanat ortamı’ derken, sanat icra edilen ve sanattan, sanatçılardan söz edilen yerler amaçlanıyorsa tabii ki onlarla aramda bir mesafe var. Ama bu mesafeyi ben koymuş değilim 1984 yılında ilk konserimi verdikten sonra gerek basın gerek TRT için birçok kez girişimde bulundum. Sonunda anladım ki onların benden söz etmeleri için onlar gibi düşünmek ve kişisel ilişkiler geliştirmek gerek, sanatım yeterli değil. Ben de çekiverdim kuyruğunu. Çok da iyi oldu, diye düşünüyorum uzaktan bakınca. Acı çektim, çekmeden olmaz ki. Yalnızlık da çektim. Şimdi ise ne acı ne de yalnızlık çekiyorum. Örneğin bulutlar yetiyor yalnızlığımı unutturmaya.
-Müziğinizde insanı diri tutan, atalet ve uyuşukluğa yer bırakmayan bir yapı göze çarpıyor. Bunu nasıl sağladığınızı açıklar mısınız? Ayrıca seçtiğiniz sözler ve söz yazarları ilk bakışta dikkat çekiyor, buna da değinirseniz seviniriz.
-Böyle düşündüğünüz için teşekkür ederim. Çekilen acıların ve yalnızlıkların boşa gitmediği anlamına geliyor bu.
Sözlerin ritmini ve vurgularını ezginin içine tam olarak oturtmaya çalışırım; ezgiyi o şekilde oluştururum. Sözlerin hakkını yemeyen bir yapı oluşturmak için aynı şarkı üzerinde aylarca çalıştığım olur. Beste ilk biçimi ile oluşunca, onlarca kez çalıp söyleyerek pürüzleri gidermeye çalışırım. Sonra da demlenmeye bırakırım. Bu da bir iki ay alır genellikle. Tekrar ele aldığımda artık bestenin tamamlanmış olduğunu görürüm.
Şiirlere gelince… Ben bir öğrenciyim. Beste yaparak, şarkı söyleyerek öğrenirim. Nazım Hikmet’in şiirlerini bestelerken hasret eğitimi gördüm. Vatan sevgisi, halk sevgisi işledi içime. Önüme çıkan şiirleri bu açıdan değerlendiririm. Sırf üretim olsun diye beste yapmam. Bestelerimin toplumun da ihtiyacı olduğunu düşünürüm.
-Sanatçıların sorum ve sorunlarını göz önünde tutarak, sanatçıların hem kişiliklerini koruması hem de sanatsal üretimlerini sürdürebilmesi mümkün müdür? Ayrıca bir sanatçının devlet yardımı almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Sanatçının kimliğini koruyarak üretim yapması elbette mümkündür. Başka türlü sanatçı olunamaz ki. Kendini kabul ettirinceye kadar yalnızdır sanatçı. Kendini kabul ettirdikten sonra ise yapayalnız. ( Ya da Turgut Uyar’ın şiirindeki gibi:yapayalavuz) “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diyen N.Hikmet’in yalnızlığını bir düşünün.
Yola yeni koyulurken insan yalnızlık falan düşünmez tabii. Kim bilir neler düşler? Ün, saygınlık, maddi olanak…Derken bir yol ağzına gelir. Yollardan birinin tabelasında yalnızlık köyü, rakım: 1500m, öbür yolun tabelasında da alaca-bulaca tatil köyü yazılıdır. Rakım: deniz kenarı.
Kimi o yola sapar, kimi bu yola.
Kimseyi kınamaya hakkımız yok. Ne de kimseyi kutlayabiliriz; yalnızlık yolunu seçti diye kutlanır mı insan. O yolun nereye çıkacağı belirsiz. Yok olmak işten bile değil. Kimsenin haberi bile olmadan. Bir koyda tek başına İkaros gibi.
Bu yüzden sanatçı yalnızca kendine karşı hesap verir. Başkalarıyla olan hesaplaşma, alaca-bulaca fener alayında yer tutma telaşındandır.
Sanatçıya yapılan devlet yardımına gelince, devletin sanatı desteklemesini, sanatçılara yardım etmesini çok olumlu bulurum. Ama ben yine de sanatçının devlet yardımı alıp almadığına bakmam; ne yaptığına bakarım. Ne yaptığına da yüreğimle bakarım. Devlet yardımı aldığı halde iyi şeyler yapanlar; devlet yardımı almadığı halde kötü şeyler yapanlar çok görülmüştür.
-Tarz olarak yakın bulduğunuz sanatçılarla çalışma yapmak ister misiniz, geçmişte böyle bir denemeniz oldu mu?
-İlk zamanlar istemiştim ama bir türlü olmamıştı. Şimdi ise tek başıma çalışa çalışa öyle bir duruma geldim ki, hem neredeyse olanaksız hale geldi bu; hem de isteğim kalmadı.
-Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız, gerçekleştiremediğiniz çalışmalarınız veya hülyalarınız var mı? Bunların yanı sıra önümüzdeki döneme ilişkin planlarınızdan söz eder misiniz?
-Nazım Hikmet’in “Jokond ile Si-Ya-U” adlı destanının bütününü besteledim. Bu müzikalin sahneye konmasını çok isterdim, bir türlü olamadı. Hülyalarımdan biri yağmur yağarken ıslak çimenlerin üzerinde sevişmektir. Henüz bunu da gerçekleş-tirebilmiş değilim. Önümüzdeki dönemde birçok konser yapmayı planlıyorum.
-Aşk sözcüğü sizin hafızanızda neyi çağrıştırıyor?
-Aşk sözcüğü, bugüne kadarki sevgililerimin tümünü anımsatsın diye, tuttum, Oktay Rıfat’ın bir şiirini besteledim. Şimdi aşk bana o şiiri anımsatıyor.
YÜZÜ
Onun yüzü
Taze bir yaprak gibi
Kıpırdar durur içimde
Oysa nice güzler geçti
Bunca yaprak döküldü
Dalından
O günden beri

Yeni İnsan İstanbul Bürosu / Ağustos-1994

 


GİTAR ÇALIP ŞARKI SÖYLEYEREK ÖĞRENİYORUM…
-Sayın Özgeç, müzik geçmişinizi bize anlatır mısınız?
-Nat King Cole, harry Belafonte, akşamüstü fasılları…sonra Everly Brothers… The Brodhers Four. Peter Paul and Mary…50’li yılların müzikli filmleri…Bu liste geriye ve ileriye uzatılabilir. Benim müziğe tutkuyla bağlanmama önemli katkıları olan müzik olayları bunlar.
Bir müzik aleti ile ilgili olan ilk anım, boş bir sofada, uzun bir masanın üzerinde boylu boyunca yatan bir bağlamadır. Oraya nereden ve nasıl geldiğine ilişkin hiçbir bilgim yok. Babam kucağına almadan şöyle bir tınlattıydı tellerini. Biliyorsunuz, bir tınlama yayıldığı alanda aynı frekansta olan başka şeyleri de tınlatır: benim gönlüme maya oldu o sazın sesi. Bu olayı başlangıç diye almadığımı belirtmek isterim. Başlangıç diye bir şey yoktur çünkü.
Mızıka çalardım; ıslık çalmak gibidir. Gitar çalan birini yakından gördükten sonra da bir gitar aldım. O gün bu gündür çalarım. Çalarım ama hep güllük gülistanlık değildir ortam. Tutkuyla başlayan gitarla ilişkim, darboğazlardan geçerken ayrılma noktalarına geldi geldi gitti. Bütün ilişkiler böyledir sanırım. Darboğazlardan geçerken sınav verir insan. İlişkinin sürüp sürmeyeceğini bu sınavlar belirler. “Düzgün Gelişen Doğrusal Hareket” diye bir şey yoktur.
Evet, tutkuyla başlayan ilişkimiz son yıllarda başka bir ilişkiye dönüştü. Artık kendime giden yolda bana yoldaşlık eden, bana hız kazandıran bir araçtır müzik. Yani ben gitar çalıp şarkı söyleyerek öğreniyorum. Bir savaştır bu, korkutucudur. Saygıyı elden bırakmazsanız çok öğreticidir.
-1989’dan sonra pek görünmediniz, bu arada neler yaptınız?
-İlk sorunuzu yanıtlarken, iki yönlü olan konunun bir yönüne değindim; beni etkileyen yönüne. Bir de öteki yönü var: Müziklerimi dinletmek ve nasıl bir etki uyandırdığını izlemek. Başlangıçta çok önemliydi bu. Ünlü olma isteği de körüklüyordu bu durumu. Ama artık o kadar önemli değil. Elbette şarkılarımı dinletmek istiyorum. Çünkü bunun , bir müzikçinin kendini ifade etmesinin zorunlu bir yolu olduğuna inanıyorum.
Görünmediğim süre içinde bu biçimi geliştirmeye çalıştım; birçok beste yaptım.
-Türkiye’de müzik ortamını nasıl buluyorsunuz ve kendinizi bu ortamın neresine koyuyorsunuz?
-Kozmetik sanayinin “güzel kokalım” diye piyasaya sürdüğü ürünler hava kirliliğine yol açıyor bana göre. Yolumu değiştirmek zorunda kalıyorum. Eğer dolmuşta falan kıstırılmışsam yapacak bir şey olamıyor. Bir an önce ulaşmak istiyorsunuz gideceğiniz yere.
Müzik ortamı ile ilişkim, kozmetik ürünleri ile olan ilişkime benzer. Ayrıntılı bir bilgim de yok onlara ilişkin.
-Müzikle söz ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Şarkı sözleri ile müziğin ezgisi ilişkisi nasıl gelişiyor sizde?
-Şarkı besteleyen herkes söz-müzik uyumunu en iyi şekilde gerçekleştirmek ister. Ne var ki istemek tek başına yeterli değildir o uyumu oluşturmak için. Neyi neden yaptığınızı bilmek zorundasınız. Sözün ritmiyle vurgusu örtüşmeli. Öyle örtüşmeli ki sonuç şiirden başka bir şey olabilsin. Bunun için çalışmanın izlerini de ortadan kaldırmak gerekir: çakıl taşı gibi pürüzsüz olmaya çalışmak… Halk türküleri böyledir. Tabii o yalınlığa ulaşmak çok zordur.
Şiirleri müziklerken benim yol göstericilerim bunlar. Ne kadar başarabilmiş olduğuma dinleyenler karar verir.


Cemile Çakır, Özgür Ülke / 13 Eylül 1994

 


 

 

BİZ GENÇLERİN GERÇEK SANATÇILARA İHTİYACI VAR
34 yıldır sanatın bir ucundan tutmuş; sürekli üretip halka bir şeyler vermeyi amaç edinmiş bir sanatçımız olan Ömer Özgeç ile biraz sohbet ettik.
-Ömer Özgeç kimdir, kendinizden biraz söz eder misiniz?
-34 yıldır asıl uğraşım müzik oldu. İlk yıllar ingilizce, fransızca, italyanca şarkılar söyledim. Yetmişli yılların ortalarında bundan vazgeçtim. 1977-78 yıllarında tiyatro müziği yaptım. 1982 yılında şarkılar yazmaya başladım ve şiirlere yöneldim. Otuz şairin şiirleriyle şarkılar besteledim. 1989 yılında ilk albümüm SEVGİLERDE ; 1986’da ikinci albümüm NERDE YATMALI yayımlandı.
-Sanatla ilgilenen herkesin ilgilendiği dalla tanıştığı bir öyküsü vardır. Ömer Özgeç müzikle nasıl tanıştı?
-Müziğe ilişkin ilk anım şu; iki- iki buçuk yaşlarındaydım. Uzun bir yemek masasının üzerinde boylu boyunca yatan bir saz vardı. Babam bu sazın gevşek tellerini, sazı eline almadan tınlattıydı. Büyülü bir andı benim için.
-Sizce müziğin sanattaki yeri nedir? Ömer Özgeç bunun neresinde kalıyor?
-Müzik sanat dalları içinde en soyut olanıdır. Dile gelmez bir yapı kurar. “yanlış anlaşılması” söz konusu değildir; diyelim Beethoven’in beşinci senfonisini yanlış anlamaktan söz edilemez. Burada sözlü müzikler, şarkılar, türküler akla geliyor ister istemez. Sözlü müziklerde durum değişir mi? Bir bakıma değişmez; bilmediğimiz dillerde de severek, şarkı dinliyoruz; sözlerinin ne anlama geldiğini umursamıyoruz bile. Ana dilimizde söylenen bir şarkı ise durum biraz değişir. Bu yüzden sözler çok yakın ve dar çağrışımlı olmamalı; şarkı, sözlü bir çalgıya dönüşmeli. Ben buralarda bir yerde olmayı isterim.
-Sizce müziğin toplumdaki yeri nedir? Ve müziğin toplumdaki yeri ne olmalıdır?
-Müziğin değil, sanatın toplumdaki yerini söz konusu edeyim. Sanatın toplumdaki yerini, Atatürk hepimizin bildiği özdeyişi ile dile getirmiştir. Ben de altını çizeyim; yaşam damarlarından birinin kopmuş olması bir toplumu yok olmaya götürür. Melih Cevdet Anday da “yığın sadece sanat yoluyla toplum olur” diyor. Yaşam “düş” ve “gerçek”ten oluşur. Bilinç düş ve gerçeği dengede tutmak içindir. Sanat düş dünyamızı oluşturur. Yalnızca gerçek varsa, yaşamımızda düş yoksa, bilinçsiziz demektir.
-Bunca yıllık müzik yaşamınızda kendinize örnek aldığınız bir sanatçı var mı?
-Hayır, yaptığım müzikte örnek aldığım bir sanatçı olmadı.
-Sizin kendinize özgü bir müzik tarzınız var ve belirli bir kitleye sahipsiniz. Bu konuda bize neler söyleye-bilirsiniz? Yapmış olduğunuz müzik son derece sakin ve doğal, ayrıca bir o kadar da dinlendirici; acaba Ömer Özgeç’in yaptığı müzik bütünüyle iç dünyasını yansıtıyor mu?
-Şarkılarım kuşkusuz benim düş dünyamı yansıtıyordur. Ama başka birçok insanın düş dünyalarının da gereksindiği bir müziktir, diye düşünüyorum.
-Müzik insanların ruhunu okşayan ve insanları etkilemeyi başaran bir sanat dalı olduğu için müzik yapan sanatçıyı doktor olarak nitelendirmek yerinde olur mu?
-Yalnız müzik değil, bütün sanat dalları ile sanat insan ruhuna seslenir, bizi yaşatır, aşık eder, yaratmaya yöneltir, soyuta doğru yönlendirir. Bir ruhumuz olduğunu ancak sanat yoluyla deneyimleyebiliriz. Ve ruhumuz da bedenimiz gibi sık sık beslenmek, okşanmak ister. Sanatsız bir yaşam bilinçsiz bir yaşamdır. Sanatçıyı doktor olarak nitelemek doğru olmaz sanırım, ama sanatın sağaltıcı olduğunu söyleyebiliriz.
-Son dönemlerde piyasa müziği yapanların sayısı bir hayli çoğaldığı gibi son dönemde önemli türküleri tarzlarına uygun değiştirerek tabiri yerinde ise; “kullanıyorlar”. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Piyasa müziği, adından da belli olduğu gibi, yalnızca satmaya yönelik bir müziktir. Bu işi yapan şirketlerin tek amacı satmak ve kazanç elde etmektir. Sanatı buralarda aramamak ya da ince elemek, sanatı sanat olmayandan ayırmak gerekir. Doğrusu bu da kolay bir şey değildir. İlk kez dinliyor olmanıza karşın hiçbir yenilik, derinlik içermeyen bir müzik; daha başladığında nasıl süreceğini anladığımız bir film; yapış yapış bir duygusallık içeren bir anlatı insan ruhuna zarar verir. Ruhun okşanması ve etkilenmesi çaba gerektirir.
-Müzikle ilgilenen arkadaşlarımıza neler önerirsiniz?
-Bir çalgının gizlerini çözmek başlı başına bir iştir; çok çalışmak gerektirir. Dinlemeye değer olanı, dinlemeye değer olmayandan ayırarak dinlemek gerekir; öteki sanat dallarıyla da ilişki kurmak ve geliştirmek gerekir.
-Son olarak, Ömer Özgeç’in yeni projeleri nelerdir?
-Gerçekleşeceğini umduğum birçok tasarım var, ama bunlardan söz etmek; tasarıyı, gerçekleşmeden konuşmaya başlamak oluşumu zora sokar diye düşünüyorum ve susuyorum.


Seval Şahin, Kardelen / Ocak 2002