HENÜZ ANLAYAMADIĞIMIZ SÖZLER KARANLIKTAN GELEN SÖZLERDİR

-Siz, 70’li yıllarda müzikle uğraşan ve o yıllarda kalan bir sanatçı olarak anılıyorsunuz. Toplum muhtevasın-daki değişiklikleri de göz önüne alarak, Türkiye’de bugün sanat yapmakla ‘70’li yılların dinamik durumunda sanat yapmak arasında nasıl bir fark var?

-1967 yılında müzik asıl uğraşım durumuna geldi. O yıldan beri müzikle ilişkim yoğunlaşarak ve derinleşerek sürüyor. Toplumdaki değişikliklerin sanatçıyı birebir etkileyeceği kanısında değilim.

Ortaya çıkan sanatın topluma yansıması hep gecikmeli olur. Anında topluma yansıyan bir sanat ve sanatı alan bir toplum görülmemiştir henüz. İlkel toplumları saymazsak…

-Günümüzdeki sanat ortamı ile sanatçıların durumu sizi endişelendiriyor mu? Bugünkü sanat ortamıyla ‘piyasasıyla’ aranızda bilinçli bir mesafe koyduğunuzu düşünebilir miyiz?

-‘Sanat ortamı’ derken, sanat icra edilen ve sanattan, sanatçılardan söz edilen yerler amaçlanıyorsa tabii ki onlarla aramda bir mesafe var. Ama bu mesafeyi ben koymuş değilim 1984 yılında ilk konserimi verdikten sonra gerek basın gerek TRT için birçok kez girişimde bulundum. Sonunda anladım ki onların benden söz etmeleri için onlar gibi düşünmek ve kişisel ilişkiler geliştirmek gerek, sanatım yeterli değil. Ben de çekiverdim kuyruğunu. Çok da iyi oldu, diye düşünüyorum uzaktan bakınca. Acı çektim, çekmeden olmaz ki. Yalnızlık da çektim. Şimdi ise ne acı ne de yalnızlık çekiyorum. Örneğin bulutlar yetiyor yalnızlığımı unutturmaya.

-Müziğinizde insanı diri tutan, atalet ve uyuşukluğa yer bırakmayan bir yapı göze çarpıyor. Bunu nasıl sağladığınızı açıklar mısınız? Ayrıca seçtiğiniz sözler ve söz yazarları ilk bakışta dikkat çekiyor, buna da değinirseniz seviniriz.

-Böyle düşündüğünüz için teşekkür ederim. Çekilen acıların ve yalnızlıkların boşa gitmediği anlamına geliyor bu.

Sözlerin ritmini ve vurgularını ezginin içine tam olarak oturtmaya çalışırım; ezgiyi o şekilde oluştururum. Sözlerin hakkını yemeyen bir yapı oluşturmak için aynı şarkı üzerinde aylarca çalıştığım olur. Beste ilk biçimi ile oluşunca, onlarca kez çalıp söyleyerek pürüzleri gidermeye çalışırım. Sonra da demlenmeye bırakırım. Bu da bir iki ay alır genellikle. Tekrar ele aldığımda artık bestenin tamamlanmış olduğunu görürüm.

Şiirlere gelince… Ben bir öğrenciyim. Beste yaparak, şarkı söyleyerek öğrenirim. Nazım Hikmet’in şiirlerini bestelerken hasret eğitimi gördüm. Vatan sevgisi, halk sevgisi işledi içime. Önüme çıkan şiirleri bu açıdan değerlendiririm. Sırf üretim olsun diye beste yapmam. Bestelerimin toplumun da ihtiyacı olduğunu düşünürüm.

-Sanatçıların sorum ve sorunlarını göz önünde tutarak, sanatçıların hem kişiliklerini koruması hem de sanatsal üretimlerini sürdürebilmesi mümkün müdür? Ayrıca bir sanatçının devlet yardımı almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Sanatçının kimliğini koruyarak üretim yapması elbette mümkündür. Başka türlü sanatçı olunamaz ki. Kendini kabul ettirinceye kadar yalnızdır sanatçı. Kendini kabul ettirdikten sonra ise yapayalnız. ( Ya da Turgut Uyar’ın şiirindeki gibi:yapayalavuz) “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diyen N.Hikmet’in yalnızlığını bir düşünün.

Yola yeni koyulurken insan yalnızlık falan düşünmez tabii. Kim bilir neler düşler? Ün, saygınlık, maddi olanak…Derken bir yol ağzına gelir. Yollardan birinin tabelasında yalnızlık köyü, rakım: 1500m, öbür yolun tabelasında da alaca-bulaca tatil köyü yazılıdır. Rakım: deniz kenarı.

Kimi o yola sapar, kimi bu yola.

Kimseyi kınamaya hakkımız yok. Ne de kimseyi kutlayabiliriz; yalnızlık yolunu seçti diye kutlanır mı insan. O yolun nereye çıkacağı belirsiz. Yok olmak işten bile değil. Kimsenin haberi bile olmadan. Bir koyda tek başına İkaros gibi.

Bu yüzden sanatçı yalnızca kendine karşı hesap verir. Başkalarıyla olan hesaplaşma, alaca-bulaca fener alayında yer tutma telaşındandır.

Sanatçıya yapılan devlet yardımına gelince, devletin sanatı desteklemesini, sanatçılara yardım etmesini çok olumlu bulurum. Ama ben yine de sanatçının devlet yardımı alıp almadığına bakmam; ne yaptığına bakarım. Ne yaptığına da yüreğimle bakarım. Devlet yardımı aldığı halde iyi şeyler yapanlar; devlet yardımı almadığı halde kötü şeyler yapanlar çok görülmüştür.

-Tarz olarak yakın bulduğunuz sanatçılarla çalışma yapmak ister misiniz, geçmişte böyle bir denemeniz oldu mu?

-İlk zamanlar istemiştim ama bir türlü olmamıştı. Şimdi ise tek başıma çalışa çalışa öyle bir duruma geldim ki, hem neredeyse olanaksız hale geldi bu; hem de isteğim kalmadı.

-Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız, gerçekleştiremediğiniz çalışmalarınız veya hülyalarınız var mı?

Bunların yanı sıra önümüzdeki döneme ilişkin planlarınızdan söz eder misiniz?

-Nazım Hikmet’in “Jokond ile Si-Ya-U” adlı destanının bütününü besteledim. Bu müzikalin sahneye konmasını çok isterdim, bir türlü olamadı. Hülyalarımdan biri yağmur yağarken ıslak çimenlerin üzerinde sevişmektir. Henüz bunu da gerçekleş-tirebilmiş değilim. Önümüzdeki dönemde birçok konser yapmayı planlıyorum.

-Aşk sözcüğü sizin hafızanızda neyi çağrıştırıyor?

-Aşk sözcüğü, bugüne kadarki sevgililerimin tümünü anımsatsın diye, tuttum, Oktay Rıfat’ın bir şiirini besteledim. Şimdi aşk bana o şiiri anımsatıyor.

YÜZÜ

Onun yüzü

Taze bir yaprak gibi

Kıpırdar durur içimde

Oysa nice güzler geçti

Bunca yaprak döküldü

Dalından

O günden beri

Yeni İnsan İstanbul Bürosu / Ağustos-1994



Fazla kilolardan mı şikayetçisiniz? O halde neden mide küçültme ameliyatı nı denemiyorsunuz. mide küçültme ameliyatı, zayıflamak isteyenler için kesin bir çözüm sunuyor. Üstelik çok kısa bir süre içersinde hayal ettiğiniz kilolara kavuşabilirsiniz.
Caminin önünde ve iki yanında geniş cami halısı dış avlusu olup bunun çevresi pencereli duvarlarla çevrilidir. Bu avulya 3 ü cephede olmak üzere, 8 kapıdan girilir. Şadırvan avlusu, 26 adet granit mermer ve porfir sütuna oturtulmuş, 30 kubbeyle çevrili geniş alandır. Mermer döşemeli bu geniş sahanın ortasında 6 mermer sütunlu şadırvan, sahanın azametini gösterir. Şadırvanın kemerleri, kabartma olarak Rumi geçmelerle ve köşebentleri, kabartma, lale ve karanfil motifleriyle bezelidir. İç avluya, biri cepheden ikisi yandan olmak üzere herbiri merdivenli 3 kapıdan girilmektedir. Bu kapılarla dış avlunun cümle kapısı, ozamana kadar benzeri görülmemiş bronz kapılardır. Kubbeden aşağı doğru indikçe mekan yayılmaktadır. Bu piramidel yükselme ve yayılma sonucunda göz yanlara ve yukarıya doğru aynı mesafelere ulaşmaktadır. Bu özelliklerden dolayı, mekanın neresinde olursanız olun, bütün mekana hakim görüş sağlarsınız. Kubbe yaklaşık olarak 43 metre yükseklikte ve köşeleri pandantifle doldurulmuş 4 muazzam kemer üzerine oturtulmaktadır. Caminin su basmanı üzerinde olması ve kubbe yüksekliği nedeniyle pencereleri oldukça fazladır. Böylece caminin içini süsleyen binlerce çini ve kalem işleri tatlı ışık altında görülmektedir. Caminin içindeki en önemli unsur, ince işçilikle yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarları, seramik çinilerle kaplanmıştır fakat çevresindeki çok sayıdaki pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında, Caminin en kalabalık halinde dahi olsa, herkesin imamı rahatça duyabileceği şekilde dekore edilmiş mimber bulunur. Caminin içi her katında alçak düzeyde olmak üzere 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20binden fazla çini ile döşenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler, geleneksel galerideki çinilerin desenleri çiçekler meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır.