Üstün TUNA

DİZELERİN İÇ SESİ

Şiirle ilk tanışmam ne zaman olmuştu?

50’li yıllarda ilkokula başladığım düşünülürse, haftada bir aksamadan elimize ulaşan okul dergilerindeki manzumelerin daha o yıllarda beni şiire yönlendirdiği söylenebilir. Bu dergileri heyecanla beklediğimizi anımsıyorum. Babamın evde yüksek sesle okuduğu Tevfik Fikret’in ‘Balıkçılar’ şiiri belleğimde yer etmişti. Bu yıllarda yazmıştım herkesten saklayarak ilk şiirlerimi.
Eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, ortaokul yıllarımda ilk ezberlediğim şiir Enis Behiç Koryürek’in ‘Gemiciler’ şiiriydi, lisede saygın edebiyat öğretmenimin dikkatini ise Balzac’ın Eugénie Grandet’sinden yüksek sesle okuduğum bir bölümle çekmiştim. Bu dönem düz yazıda da şiirselliğin olabileceğinin ayırdına varmamla aynı zamana rastlıyordu.
Ben ortaokuldayken o sıralar lisede okuyan ablam da yazınla ilgiliydi. Ara sıra aldığı Varlık Dergilerini onunla beraber ben de okuyordum. Bu dergilerden birinde yer alan, bir Yugoslav yazarın olduğunu sandığım öykünün etkisiyle genç Türkçe Öğretmenimizin verdiği ödev için bir öykü yazmıştım. Genç öğretmenimiz öykümü çok beğenmiş, bana o zaman on olan tam notu vermişti.
Lise yıllarım Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’in şiirlerini yakından tanıdığım yıllardı. Ve ben bu yıllarda elimde Varlık Dergisi ile dolaşır olmuştum. Sonra bir gün, denemelerinden tanıdığım Attila İlhan’ın Varlık Dergisinde ‘Sisler Bulvarı’ adlı şiiriyle karşılaştım. Sonra kitabı üniversite yıllarımda önümde oturan bir arkadaşta görüp edindim. Nâzım’la karşılaşmamsa herkes gibi gizlice oldu. Bir muhasebe bürosunda, çekmecelerden birinde bulduğum bir kitabını gizlice okudum.
Sonraki yıllarda roman, öykü, özellikle de şiir okumalarımı yoğunlaştırdım. Kitaplar, dergiler yaşamımda hep önemli bir yer tuttu. Şiire olan sevgim yeni şiirler, yeni şairlerle sürüp gitti. Şiirlerde dizelerin arasında dolaşırken, derinlerde bir yerlerde, dipten gelen bir “müzik” aradım. O müziği bulduğum şiirleri çok sevdim. Zaman zaman bu şiirler kimi müzisyenlerce bestelendi. Bu ezgiler başlangıçta bende sıcak duygular uyandırsa da zamanla onlardan eski tadı alamaz, dahası o güzel dizeleri de eskisi gibi okuyamaz oldum. Bunun nedenleri üzerinde çok düşündüm. Ta ki Ömer Özgeç’in Türk Şiirinin ustalarından yaptığı bestelerle karşılaşmama değin. O zaman anladım ki Ömer o dizelerin dip sularındaki ezgilere ulaşıyor, acının, hüznün, sevginin ve umudun ardı sıra ezginin dolambaçlı yollarında dolanıp bizde doyumsuz tatlar bırakan ve daha güzel bir dünyayı savlayan müziğini oluşturuyordu. Yazılıkaya’nın birinci sayısında yayınlanan Ömer Özgeç’in ‘Şiir ve Müzik’ başlıklı yazısının son bölümcesinde yer alan ‘Şiir olduğu gibi hiçbir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürüyor, şarkı ise yinelendikçe aşınmıyordu’ tümcesi aradığım ve bulduğumu sandığım yanıtla birebir örtüşüyordu.
Sevgili Ömer’in müziğini dinlerken Sait Maden’in,

“Bir sözcüğün içinden geçiyoruz seninle
ufacık bir sözcüğün, yaprak gibi, kırlangıç
gibi…İlerden gelen şu çağıltıyı dinle
karanlıkta: Derin bir suyu usta bir dalgıç
gibi geçmemiz gerek.”

dizelerinde hissettiklerime benzer duygulara kapılıyorum.
Böyle bir konuda yazmak anılarımın yumağının da çözülmesine neden oldu. Oktay Rıfat’ın dizelerindeki gibi,

“Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak.”

Ve son bir söz: Ömer Özgeç’in müziğinde her şey daha güzel bir dünya için.

 

Üstün TUNA

19 Haziran 2011



Fazla kilolardan mı şikayetçisiniz? O halde neden mide küçültme ameliyatı nı denemiyorsunuz. mide küçültme ameliyatı, zayıflamak isteyenler için kesin bir çözüm sunuyor. Üstelik çok kısa bir süre içersinde hayal ettiğiniz kilolara kavuşabilirsiniz.
Caminin önünde ve iki yanında geniş cami halısı dış avlusu olup bunun çevresi pencereli duvarlarla çevrilidir. Bu avulya 3 ü cephede olmak üzere, 8 kapıdan girilir. Şadırvan avlusu, 26 adet granit mermer ve porfir sütuna oturtulmuş, 30 kubbeyle çevrili geniş alandır. Mermer döşemeli bu geniş sahanın ortasında 6 mermer sütunlu şadırvan, sahanın azametini gösterir. Şadırvanın kemerleri, kabartma olarak Rumi geçmelerle ve köşebentleri, kabartma, lale ve karanfil motifleriyle bezelidir. İç avluya, biri cepheden ikisi yandan olmak üzere herbiri merdivenli 3 kapıdan girilmektedir. Bu kapılarla dış avlunun cümle kapısı, ozamana kadar benzeri görülmemiş bronz kapılardır. Kubbeden aşağı doğru indikçe mekan yayılmaktadır. Bu piramidel yükselme ve yayılma sonucunda göz yanlara ve yukarıya doğru aynı mesafelere ulaşmaktadır. Bu özelliklerden dolayı, mekanın neresinde olursanız olun, bütün mekana hakim görüş sağlarsınız. Kubbe yaklaşık olarak 43 metre yükseklikte ve köşeleri pandantifle doldurulmuş 4 muazzam kemer üzerine oturtulmaktadır. Caminin su basmanı üzerinde olması ve kubbe yüksekliği nedeniyle pencereleri oldukça fazladır. Böylece caminin içini süsleyen binlerce çini ve kalem işleri tatlı ışık altında görülmektedir. Caminin içindeki en önemli unsur, ince işçilikle yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarları, seramik çinilerle kaplanmıştır fakat çevresindeki çok sayıdaki pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında, Caminin en kalabalık halinde dahi olsa, herkesin imamı rahatça duyabileceği şekilde dekore edilmiş mimber bulunur. Caminin içi her katında alçak düzeyde olmak üzere 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20binden fazla çini ile döşenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler, geleneksel galerideki çinilerin desenleri çiçekler meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır.