Alnımızın genişleyip aydınlanışı…
“…Alnımızın genişleyip aydınlanışı,
hele güzelin karşısında başımızın
dönüşü daha dünkü mesele…”
52’den bugüne bir yolculuk yapmaya kalkışacak olursak nelerle karşılaşırız?
Hele gökte bulut yoksa ve söğütler yağmurluysa.
Ömer Özgeç’le yaptığımız söyleşi böylesi bir yolculuğu içeriyor bir bakıma.
Yıl 1952 ve Gemlik’teyiz.
Gemlik’te Sümerbank’ın bir fabrikası var, suni ipek fabrikası.
Ömer’ler lojmanlarda oturuyor. Her taraf çiçek, evlerin kapıları kapanmaz, sinekliklerle yaşanılan çok güzel bir ortam. Herkes birbirini seviyor.
Ömer’in o dönemki hayatında çok önemli iki mekan var. Bunlardan birisi, her hafta bir filmin oynadığı Gemlik sineması, diğeri ise yazları her akşam müziğin ve dansın olduğu lojman gazinosu. Nat King Cole, Frank Sinatra ve diğerlerini ilk kez buralarda dinliyor Ömer.
Yine o dönem en az iki hafta oynayan ve 3-4 kez gidilen müzikalleri ıslıkla çalmaya ve müziğe karşı giderek ilgi duymaya başlıyor.
Denk gelen bir ağız mızıkası ise ilk müzikal “eylemini” hazırlıyor.
Sonraki dönem yani lise yılları, Beatles, Elvis dönemi, onun gitarla karşılaştığı dönemler. İlk gitarı, “Üzerinde Havai, palmiyeler falan” olan metalik bir gitar. Oyuncak gibi bir şey. Akordunu nasıl yaptığını kesinlikle hatırlamıyor. Çevrede gitar çalan hiç kimse yok, gitar çalan birini görmenin mucize olduğu dönemler.
O dönemlerle ilgili bir anısını hiç unutamıyor; “Bursa’da bir abi Flemenko çalıyordu. Gitarı görünce aşık oldum. Ama daha önceden bir anım var, onu çok sık hatırlıyorum. Belki 4 belki 3 yaşındaydım. Gemlik’te oturuyoruz ama lojmanlarda değiliz. Karanlık bir giriş vardı. Bir masa hatırlıyorum, onun üzerinde yatan bir saz vardı. O sazın tellerini şöyle bir tıngırdattıydı, babam galiba. O ses, tellerin titreşimini anlatamam. Belki de oydu herhalde.”
Gitar çalan birini görmenin mucize olduğu bu dönemlerde, olurda böylesi bir aşka tutulursanız olacağı bellidir. Gitarı kendiniz öğrenmek zorundasınızdır ve böyle de olur. Hemen, bir arkadaşına da zorla gitar aldırır ve düğünlerde çalmaya başlarlar.
60’lı yıllarda ise artık bir çok şey yerine oturmaya başlar ve müzik meslek olmaya dönüşür. Eskişehir’deki arkadaşları tarafından grup kurmak üzere çağrılır. Gidiş o gidiş, Eskişehir’de ilk grubu kurarlar; Gong.
Rolling Stones, Kinks, Beatles çalarlar. 6 ay kadar birlikte kalırlar ve dağılırlar. Sonrasında Eskişehir Şeker Fabrikası orkestrasına çağırılır ve Eskişehir’de kalmaya karar verir. Şeker fabrikası orkestrası dönemi çok güzel bir dönemdir. 9 kişilik bir grup, davul dahil, partisyon çalarlar. 9 metrekarelik arşiv notayla doludur. ( Sonrasında Eskişehir Şeker Fabrikasının arşivinden yararlanmak üzere başvurduğunda bu arşivin çöp muamelesine uğrayıp çöp kamyonlarıyla atılmış olduğunu öğrenir. Bunun da dikkatlerden kaçan, hiçbir zaman gündeme getirilmeyen bir karşı-devrim olduğunu belirtiyor.)
Sonraki dönem ise söz-müzik uyumu üzerine sancılı düşüncelerin ve çatışmaların başladığı hasret dönemidir.
Ankara Çağdaş Sahne’de sahneye konan oyunlara besteler hazırladığı yıllar bu çatışmayı giderek yoğunlaştırır, artık sorun yalnızca söz- müzik uyumu olmaktan çıkmış, hangi sözün, hangi şiirin besteleneceğine gelmiştir.
Bu dönem, bu sancılı dönem onun yazılmış olan söz ve şiirleri bestelemekte zorluk çektiği bir dönemdir. Çektiği bu zorluklar onu kendi sözlerini yazmaya zorlar.
“Hayatım Roman” dizisinin müziklerini yaptığı günlerde “37 Yaşındayım”ı yazar ve besteler ve ona “Opus 1” der.
Sonra yine sözlerini de kendisinin yazdığı “Aşk Güzeldir”i besteler.
Sonra üçüncüsü “Nerde Yatmalı” adlı kasette de bulunan “Bulutlu Bir Akşamüstü”
“Nerde Yatmalı” onun ikinci kaseti. Daha önce 1984’de çıkan bu kaset pek iyi tanıtılamaz. Bu yüzden ulaşması gereken yerlere de ulaşmamıştır. Bu kez ADA yapım yine yayınlamaya talip olur.
Derginin bu sayısının yayınlandığı günlerde bir aksilik olmazsa kaset piyasaya çıkmış olacak.
Kasette 13 beste var. Albüme adını veren parçanın sözleri A.Kadir’e ait. A.Kadir’in dışında Nazım Hikmet, C. Süreya, Oktay Rifat, Arif Damar ve Orhan Veli’nin şiirlerine yer verilmiş.
Bu albümde olmayan Melih Cevdet Anday şiirleri ise benim Ömer Özgeç’in müziği ile olan ilişkimi ve unun müziğine bakışımı çevreleyen şiirler.
Ömer Özgeç’in müziği, Melih Cevdet Anday’ın şiirleri, Ömer Özgeç’in müzisyenliği Melih Cevdet Anday’ın şairliği gibidir.
Eğer şiirle ilgileniyorsanız onun müziğini dinlediğinizde müziğiyle ilişkilendirdiğim Melih Cevdet şiirlerini ve dünyasını yeterli bulmayabilir ve bana itiraz edebilirsiniz, bu sizin haklılığınız olacaktır.
Ömer Özgeç müziğinde Turgut Uyar, Edip Cansever, Nazım Hikmet duyarlılığını ve dünyasını da bulacaksınız. O dünya, güzellikler, iyilikler ve sevgi dünyasıdır. Kirlenen bir şeylerin dışında kalmak, kirletenlere karşı çıkmak, güzelliklerle, sevgiyle, emekle güzel bir dünyayı savunmaktır.
Ömer Özgeç’in müziğini Bülent Ortaçgil “müziğine” de benzetebilirsiniz hatta belki Fikret Kızılok, ya da bazılarınıza göre Doğan Canku. Böyle bir durumda Ömer Özgeç’i tekrar tekrar dinlemenizi öneririm. Ne kadar çok dinlerseniz ayırdına o kadar iyi varabildiğimiz bir müziği var Ömer Özgeç’in.
Yumuşak ve yalın olan tarzı aynı zamanda sıcaktır da.
O iyi bir yerlerden geliyor. İnsanların eskisi gibi birbirlerini sevmelerini özlüyor. Eskinin sinemaları, çay bahçeleri, insanları “dinozor”ca bir söylem değil, Türkiye’de 50’lardan bügüne yaşanılan karşı-devrime bütün o iyi ve güzel yanlarıyla bir karşı çıkış onunkisi.
Çalıntı’nın gelecek sayısında Ömer Özgeç’le yaptığımız söyleşiye yer vereceğiz. Aynı ZEN’le olduğu gibi.
ZEN ve Ömer Özgeç çok farklı yerlerdeler. Ama her ikisi de yaptıklarıyla ve yapacaklarıyla “söyleyecek sözü” olanlardan.
Çalıntı olarak, onları gündeme getirmek ve onlara Çalıntı sayfaları içinde yer vermek istiyoruz.
Zaman zaman kendilerini, zaman zaman sadece bir şarkıyı, zaman zaman da bir toplumu, dünü, bügünü ve yarını konuştuğumuz söyleşilerimiz olacak.
Ömer Özgeç’e dikkat ediyorum ve onu dinlemenizi, sonraki albümlerini izlemenizi öneriyorum.
O güzel bir insan.
Su bilgi,
Şubat 1994


