Mukadder ÖZGEÇ

Çoğumuz için Monna Lisa adı yaratıcısı Leonardo da Vinci’yi unutturacak ölçüde bildik bir addır. Neredeyse hepimiz öncelikle Monna Lisa’yı tanır, sonra Leonardo’nun şu ünlü tablosu olduğunu anımsarız. Yüzündeki o hüzünlü gülümsemesiyle Monna Lisa imgesi anlığımızda karşılığını bulur, ama hepsi bu…
Anlamı boşaltıp biçime dönüştüren tüm söylenlerin başına gelen bu tablonun da başına gelmiştir işte.

Beşyüz yıldır varlığını sürdüren bu söylenin öyküsü nedir?
Gombrich, Sanatın Öyküsü’nde bu tablo için, “Onu kartpostallarda, hattâ afişlerde görmeye o kadar alıştık ki, ona etten ve kandan oluşan bir kadını resmeden gerçek bir insanın yapıtı olarak yeni bir gözle bakmak çok çetin bir iş gibi geliyor. Ne ki tabloyu ilk kez bulguluyormuşcasına ona bakmak için, ona değgin ne biliyorsak ya da bildiğimizi sandığımız her şeyi unutmaya değer.” diyor ve ardından tabloya ilişkin anlattıklarıyla bu sözlerin birebir doğruluğunu kanıtlıyor.
Leonardo bu tabloda ilk kez yeni bir yöntem kullanıyor. Giderek Erime (Sfumato) adlı verilen bu yöntemde, resimde ağız ve göz köşelerindeki çizgiler belirsiz, bulanık bırakılıyor. Çizgilerdeki bu belirsizlik, bakıldıkça yüzü ve yüzün ardında gizlenen tinselliği sürekli değiştiriyor. Böylece devinen, değişen, ele geçirilemeyen bir yapıtla karşı karşıya bırakıyor izleyeni, resimdeki devinileri düşleme olanağı yaratılıyor.
Beşyüz yıl öncenin öyküsü bu, ve beşyüz yıl sonra da Leonardo’nun istediği bitirilemezlik sürüp duruyor, ölümsüzlüğünü çizgilerinin belirsizliğiyle ele geçiren Monna Lisa devinip duruyor.
Jokond’un imgesini nerede, kimler, nasıl düşleyip nasıl değiştirerek yaşatıyorlar? Tümünü bilemeyiz ama en azından bildiğimiz iki sanatçı ve iki önemli yapıt var.

Önce Nazım Hikmet ve onun Jokond ile Sİ-YA-U destanı:
Nazım Hikmet 1929 yılında Jokond’u resmin uzamsal düzleminden “kurtararak” öykülü bir şiirin çizgiselliği içinde yeni bir serüvenin başkişisi yapıyor onu. Şiire Bir İddia diyerek başladığına göre belli ki biz okurlarını öncelikle bu öykünün gerçekliğine inanmaya çağırıyor.
Şiirin öyküsü kısaca şöyle: şaire göre Jokond, Louvre Müzesi’nde sıkılıp “can sıkıntısından çok çabuk bık(ınca)”, “muşamba(sının) tersine” günlük tutmaya başlıyor. Daha sonra müzeye gelen Sİ-YA-U adındaki Çinliye aşık olduğunu, onun ardından Çin’e kaçtığını ve ne yazık ki, “bir Çin beldesinde” yakıldığını öğreniyoruz. Şairin iddiası bu.
Öyküden çıkıp tarihsel gerçeklere döndüğümüzde, gerçekten de 1911-1913 yılları arasında tablonun müzeden kaçırıldığını ve sonra bulunup yerine gene konduğunu öğreniyoruz. Ama yerine konan resim aslı mı? Nazım Hikmet’in destanını okuyanlar elbette bu kuşkuyu duyacaklardır. Nazım Hikmet’in kurguyu belki biraz da bu tarihsel gerçekliğe dayandırmış olabileceğini söyleyebiliriz.
Jokond’un serüveni ne Leonardo, ne Nazım Hikmet ve ne de biz okur ve izleyenler için biter. Yıllar sonra bu bitmeyen öykü resmin uzamsallığından sözün akışına yakalanıp değişerek sürerken, Ömer Özgeç’in müziği ile yeni bir boyutta çıkıyor karşımıza. Özgeç resmin destanını sese dönüştürüyor.

Sanatçıların ve evrene bir sanatçı duyarlığı ile bakabilenlerin bitmemişliğe, ölümsüzlüğe gereksinimi beşyüz yıldır Jokond’un ereğiyle de, öyküsüyle de kanıtlıyor kendisini…

Mukadder Özgeç
Penguen Aylık Kültür – Sanat Dergisi
2001