Müzik ve Şiir

Bir sanat yapıtının amacı anlamlı bir bütün oluşturmaktır. Böylece gerçeklikle doğrudan ilişki kurulur. Yoksa hiçbir sanat yapıtı “bir şey” anlatmaz. Saygun’dan ya da Usmanbaş’tan örnek vermek isterdim ama, daha “bilinen” olduğu için Beethoven’dan vereyim: söz gelimi Ay Işığı Sonatı ay ışığını falan anlatmaz.

Nitekim bir davette bestecinin kendisi çalmış bu sonatı, daha sonra konuklardan biri ‘neyi anlatmak istiyorsunuz bu yapıtınızla’ diye sormuş, o da oturup bir kez daha çalmış ve ‘işte bunu’ demiş. Sanat yapıtı göndergesi kendi olan bir yapıdır ve kendi yapısı içinde tutarlı olmak zorundadır, onun gerçekliği budur. Neden Ay Işığı Sonatı denmiş, diye sorulacak olursa, onun yalnızca bir ad olduğunu söyleriz. Peki, dağları, denizleri ya da savaşları betimleyen müzikler yok mu? Var. Onlara ‘senfonik şiir’ denir. Özel bir türdür. Senfoni biçimiyle benzeşmez. Bedrich Smetana’nın Moldava senfonik şiiri bu türün en bilinen örneklerinden biridir. Richard Strauss’un Alpler Senfonisi de Alp’lere tırmanışın öyküsünü anlatan bir senfonik şiirdir. İlhan Usmanbaş’tan dinlemiştim: Müzik, orkestranın kalın sesli çalgıları ile başlar. Uzun, düz sesler… kıpırtısız kalın bir duvar gibi. Gecedir bu. Bu kalın, düz seslerin arasında kımıldayan ezgiler duyulur: Alp’lere tırmanacak olanlar yataklarından kalkıp yola koyulmaya hazırlanıyorlardır… derken, baştaki düz, kalın seslerin incelmeye başladığını duyarız. Yavaş yavaş gün ağarıyordur. Düz seslerin arasında kımıldayan sesler ise iyiden iyiye devingen bir durum almıştır. Seslerin daha da inceldiğini ve ezgilerde devinimin iyice arttığını duyuyoruz.Ortalık iyice aydınlandı. Uzun, kıvrımlı bir ezgi öne çıkıyor, bir dere. Korno sesleri yürüyüşçülerin bir ormana daldıklarını düşündürüyor. Canlı bir doğa, çeşitli hayvan ve kuş sesleri ve trompetin en incelerde bir ‘tiiiiiiiii’siyle güneş ilk ışınlarını göndermiştir… Böyle sürüp gider senfoni ve dağcılar zirveye tırmanıp geri dönerler. Herkes yorulmuş, evlerinde, yatıp uyumuşlardır. Gece olur. Yine kalın, düz ve uzun seslerle senfoni biter. Bu bir senfonik şiirdir.

Adı olsun olmasın (bilindiği gibi, kimi senfoniler adlarıyla da anılır: Beethoven’ın 3. Senfonisi, Kahramanlık Senfonisi; Şostakoviç’in 3. Senfonisi, 1 Mayıs Senfonisi olarak ) senfoni türünün dış gerçeklikle böyle bir ilişki içinde olduğunu düşünmek doğru değildir. Senfonik şiir özel bir türdür. Sesler sözcüklere benzemezler. Şiir söz konusu olduğunda sözcükleri de biraz böyle (sesler gibi) düşünmek gerekir.

‘Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!’

Bana öyle gelir ki, bu dizeler hiç Türkçe bilmeyen birini de bizi etkilediği gibi etkiler. Dizeleri okuduktan sonra ona çeşitli doğa resimleri göstersek, en doğrusunu seçecektir. Bunu denemeğe değer. Şiir hem müziktir, hem de bir anlamı vardır. Şiir daha çok bir “anlam” olarak düşünüldüğünde müzikten uzaklaştığı gibi anlamdan da uzaklaşır. ‘Ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ dizesini bir anlam olarak düşünün…

Nazım Hikmet; “Salkımsöğüt”ten.
Attila İlhan; “Böyle Bir Sevmek”ten

Ömer ÖZGEÇ  Yazılıkaya Yazıları No: 2