BURHAN ÇAVUŞ

İki metreye yakın boyu kocaman elleriyle dazlak bir adamdı. Güzel bir adam. Görünüşünün tersine ince sesli, herkese saygılı ve  duygusal bir insandı. Dedikodu yaptığını ve başkaları ile ilgili kötü bir söz söylediğini ben duymadım. Eşi Hüsniye teyze biraz kavgacı gibi görünürdü, ama onun da başkalarıyla ilgili kötü şeyler söylediğini sanmıyorum. Onun “çaçaronluğu” Burhan Çavuş’a karşıydı daha çok. Çocukları yoktu. Varsa da (Buhan Çavuş’un bir oğlu olduğu söylenirdi) ben görmedim.

Burhan Çavuş’un tepede bir evi vardı. Fabrika kurulurken su deposu olarak yapılmış sonra oturulacak bir yere dönüştürülmüş 6x6x10 boyutlarında bir yapı. Çevresi fundalık. Bir çiftlik evi gibi. Bahçede tavuklar. İlk zamanlar alt kat ahır olarak kullanılıyordu. Ahıra arkadan, eve önden girilirdi, merdivenle, ikinci kata. Merdivenin sağında ve solunda dolaplar. İçinde beygir yemi, tavuk yemi, kuş yemi ve daha kim bilir neler?  Herhangi bir şey için oraya gidecek olsak, Burhan amca olsun, Hüsniye teyze olsun illa bir şey sıkıştırırlardı elimize, elma mı olur, portakal mı, ceviz mi? Herkese ve her şeye karşı gönül bolluğu içindeydiler. Çevrelerindeki hayvanları da insanlar kadar düşünürlerdi. Kar yağdığında soğuktan uçamaz duruma gelmiş kuşları yakalayıp avucumuza alırdık, Burhan Amca kuşlara zarar vereceğimizi sanır onları bizden satın almak ister sonra da salıverirdi. Atı yavruladığında çocuk gibi sevinçliydi. Ama ne yazık ki yaşamadı hayvan. Burhan Amca kör kütük sarhoş gezdi bir hafta. Onun sarhoşluğu da ünlüydü. Sarhoş olduğu zaman “orrayt” (all right) demesi ünlüydü. “Buhan Çavuş yine sarhoş” yerine “Buhan Çavuş orrayt olmuş”, denirdi. Hüsniye teyzenin kızgınlığı da bu yüzdendi daha çok; onun sarhoşluğuna dayanamazdı.

Bizim evin bahçe kapısı önünden başını yukarı kaldırınca, Burhan Çavuş’un evi ve bahçesi görünürdü. Bir Cumartesi günü babam ufaktan demleniyordu. Burhan Çavuş da kendi bahçesinde aynı durumdaydı. Bağırarak birbirlerine laf atıyorlardı. Burhan Amca “Ömer’i gönder, bir şey verecem,” dedi, babam da bana “git bakalım” dedi. Ben gittim, Burhan Amca jelatine sarılı (açılmaış) bir puro verdi, “babana götür” dedi. Ben de alıp getirdim, babama verdim. Babam “ben puro içmem, al bunu geri götür,” demez mi? Ne yapacağımı şaşırdım. Babam böyle kabalıklar yapardı, özellikle demlendiği zamanlar. Çaresiz geri götürdüm puroyu. Burhan Amca’nın bu terslenmeyi ağlayarak karşıladığını hiç unutamam.

Bir yaz günü erken kalkmış dolaşmaya çıkmıştım, Saat beş buçuk gibiydi. O saatlerde kimseler olmazdı ortalıkta ve ben o saatlerde yapayalnız dolaşmaktan çok hoşlanırdım. O sabah büfenin (gazinonun) önünde Burhan Amca denize doğru oturmuş sanki beni bekliyordu. Bir saat kadar birlikte oturduk. “Burhan Amca sen neden denize hiç girmiyorsun”, diye sorduğumu, “Ben güneş doğarken denize girmeyi severim, ama artık biraz yaşlandım,  şimdi böyle denizi seyretmek bana yetiyor,” dediğini anımsıyorum. O söyleşiden aklımda yalnız bu kalmış ve gönlümde bir hoşluk.