KALDIK DAĞIN BAŞINDA

Dağın başında bahçe tutmuşum otuz yıldır bitki yetiştiriyorum. Kendi bahçemin bahçıvanı olmuşum. Aşılaya aşılaya bildik bitkilerden benzersiz bitkiler üretmişim. Bahçe bakım istiyor, sulanmak istiyor. Benden başka onlara bakacak, onları sulayacak kimse yok. Bahçemi bırakıp da kente inemiyorum. Dağın başında bir başıma kalmışım.

Soruyorlar: “Neden yetiştiriyorsun bunları?”

Valla! Pazarlarda satılan yerli malların ne tadı ne tuzu var gibiydi. Oysa aşılama yöntemi gereği gibi kullanılırsa… diye düşünüyordum, tadı tuzu yerinde şeyler üretilebilir. Üç beş kuruş da kazanılabilirdi. Yurdumun dört bir yanında ürünlerimi tanıtabilir ve ülkemi daha yakından tanıyabilirdim. Böyle düşünüyordum başlangıçta.

Böyle çıktım yola. Benzersiz şeyler ürettiğimi de söyleyebilirim, ama işte o kadar. Kaldık dağın başında.

Ürünlerimin, ürettiklerimin tadına varanlar yok değil, ama raslantıyla. Raslantı bizi, beni ve ürettiklerimin tadına varanları biraraya getiren. Ne ben onlara gidebiliyorum, ne de onlar bana gelebiliyorlar bile isteye.

“Sen bunları satmak için üretmedin mi, kardeşim? Getir satalım!” diye hallere davet eden kabzımallar var. Ama ben, bu baş döndürücü kokulu şeyleri hallerde kabzımalların tezgâhlarında düşünemiyorum. Düşünemiyorum ve yanaşmıyorum onlara. “Halka ulaşmak bizden geçer”, deyip duruyorlar. “Bize gelmediğine göre halka ulaşmak istemiyorsun, öyleyse ne için yetiştiriyorsun bunları?

Kabzımal kafası!

Kaldık dağın başında.