SALAKLIK ÜSTÜNE

9 Temmuz 1913

 

Bu yılki ütopyalar toplantılarının, benim için en düş kırıcı olanı “Yeni Ortaçağda Epidemik Aptallığa Bütünsel Bakış” adlı izlenceydi.

Konuşmacı konuşmasına Aziz Nesin’in belirlemesini (!) anımsatarak başladı, ardından Nâzım Hikmet’in “Koyun gibisin kardeşim” dizesiyle “Bütünsel Bakış”ın ne olduğunu daha konuşmasının başında ortaya koymuş oldu. Bundan sonra bu bakışı destekleyen, pekiştiren sözlerine bol bol İngilizce sözcükler, deyimler ve komiklikler katarak sunumunu tamamladı. Bu arada aptallık ve salaklık üzerine yazılmış kimi kitapları okumamız için bize salık verdi. Konuşmacı’nın okumamızı salık verdiği kitaplar arasında Tahsin Yücel’in Salaklık Üstüne Deneme’si de vardı ve  konuşmasında bu kitaptan birkaç kez söz de etti. Doğrusu Konuşmacı’nın, Tahsin Yücel’in Salaklık Üstüne Deneme’sinin üstünde durur gibi olması beni biraz şaşırttı. Çünkü Tahsin Yücel’in bu konuya bakışı ile Konuşmacı’nın “bütünsel bakış”ı taban tabana karşıttır:

  1. Yücel Salaklık Üstüne Deneme’sine şu sözlerle başlar: “Kimileri ‘Ben son söyleyeceğimi baştan söylerim’, diye övünürler. Aynı zamanda hem açık sözlülüklerini, hem bilgi ve deneyimlerini öne çıkarırlar böylece: her şeyi çok iyi bildiklerinden, ne tartışmaya gereksinimleri vardır, ne danışmaya; kimseden çekinmedikleri için de şak diye söylerler söyleyeceklerini. Daha doğrusu, böyle yaptıklarını düşünürler.”
  1. Yücel Salaklık Üstüne Deneme’sinin sonuç yazısındaysa salaklık için “Onu yukarda arayın” der, Konuşmacı’ysa salaklığı tabanda bulmuştur ve Aziz Nesin’le Nâzım Hikmeti tanık göstermektedir. Aziz Nesin’i bir yana bırakıyorum, ama Nâzım Hikmet’in bütün bir yapıtı bu sava baş kaldırır. Örneğin şu dizelere bir bakın:

Memleketim:

Bedrettin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,

kurşun kubbeler ve fabrika bacaları

benim o kendi kendinden bile gizleyerek

sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

 

……………..

 

ve sonra kara saban

ve sonra kara sığır

ve sonra: ileri, güzel, iyi

her şeyi

hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır

çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım

yarı aç, yarı tok

yarı esir…

Atatürk Kurtuluş Savaşına başlamanın 15. ve Cumhuriyetin 10. yıldönümünde Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada “Türk milletinin karakterinin yüksek olduğunu, Türk milletinin çalışkan ve zeki olduğunu, birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bildiğini” söyler. Şunu da ekler: “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.”

Gezi direnişi de bize göstermiştir ki ulusumuzun kişiliği yüksektir, zekâsı kıvraktır; ulusumuz özgürlüklerden, bilimden ve sanattan yanadır ve en önemlisi bu ilkeler çevresinde birlik ve bütünlük içinde örgütlenebilmektedir.

Demek 1950’den bu yana halkı kişiliksizleştirmek, tembelleştirmek, ona aptal olduğunu, bilime değil, dine bağlı olduğunu söylemek, sanatın içine tükürmek ve birlik ve bütünlük duygusunu durmaksızın ve her türlü araçla yıkmaya çalışarak köreltmek ve en önemlisi onun dilini küçümsemek, olabildiğince yabancı dillerden sözcükler kullanarak Türkçenin bilim dili olamayacağı safsatasını topluma dayatmak “yukarı”dakilerin izlediği yol olmuş. Bu yolda yayılmacı Batının yardımlarını anımsatmaya gerek var mı bilmem. Çağdaş Batı düşüncesinin “insanlığı ‘tarihsel olan’ (dolayısıyla uygar, bilinçli, düşünen) ve ‘tarihsel olmayan’ (dolayısıyla ilkel, yabanıl, bilinçsiz, düşünme yeteneğinden yoksun) toplumlar diye iki karşıt ulama ayırarak kendi toplumlarına benzemeyen toplumları neredeyse bir hayvan sürüsü olarak değerlendirmesi”* ve ülkemizde okumuşlar arasından kendine sürüyle yandaş bulması, asıl üzerinde düşünülmesi gereken epidemik (!) bir durum.

Evet, salaklığı yukarıda aramalı.

Osmanlıda köyünden dışarı çıkan köylü Arapça ve Farsça’yla karşılaştıkça, “Bizim dilimiz de dil mi, köylü dili” diye düşünmüş olmalı. Günümüzde de azıcık bir şeyler öğrenen hemen yabancı sözcüklere yöneliyor, ya da verilenle yetiniyor, bu sözcüğün Türkçesi yok mu, diye araştırmıyor, eğer yoksa ben bir karşılık bulayım buna, demiyor. Demediği gibi, var olan ve kullandığımız sözcükler bile birdenbire yabancı bir sözcükle yer değiştirdiğinde, “bu da nerden çıktı” demeyip babamızın malı gibi hemen kullanmaya başlıyoruz.  “Ayrıntı”nın yerini “detay”; “girişim”in yerini “inisiyatif” alıyor.  “Öğretim görevlisi” yerine “akademisyen” diyoruz. Gel şu bizim üniversitede Türkçe dersi ver, çocuklar okuduklarını anlamıyorlar, diyorlar, sen de peki, diyorsun ve hooop(!) “akademisyen” oluyorsun.

 

Bana kalırsa salaklığın salgın olanı bu!

 

*Tahsin Yücel, İnsan Yazdığı Şeydir, “Claude Levi-Strauss ve Yaban Düşünce”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.