Annem

Yakınmasız ve bağışlatıcı nedenler bulmaya çalışmaksızın yaşamak! Yapamadığım ya da başaramadığım kimi şeylerden dolayı başkalarını sorumlu tutmadım hiçbir zaman; bireyde yansıyanın aslında toplumsal olduğunun bilincindeyim. Ama, dostlarımı yeterince arayamadığım zamanlarda bağışlatıcı nedenler bulmaya çalışmışımdır. Halim Şefik, onu yeterince arayamadığım ve arayamayışıma kimi nedenler sıraladığım zaman kızardı bana, “mazeretsiz ve şikâyetsiz” yaşamak gerektiğini söylerdi.

Böyle yaşayan birini tanıdın mı, diye sorulsa, ben annemi söylerdim. Fabrika yaşamımız bittikten, lojmanlardan ayrılıp Gemlik’e taşındıktan sonra görece “toplumsal” yaşamdan daha “bireysel” bir  yaşama geçilmişti. Bu arada evlilik, iş, okul nedenleriyle evden ayrılmalar da başladığı için annemle babam iyice yalnızlaştılar. Babam her sabah evden çıkıp kahvede arkadaşlarıyla buluşmaya gider, öğleden sonra geri gelirdi. Annem evde yalnız. Gerçi gelen giden yok değildi, ama artık Fabrikadaki yaşam yoktu. Lojmanlardaki evimizin önünden bir çok insan gelip geçerdi, doğal olarak hepsi tanıdık. Yazın istersen gazinoya gider oturursun akşamüzerinden gece yarısına dek. Kış aylarında üç ayrı salon var toplanılacak…

Gemlik’e taşındıktan sonra annemle babam akşamları karşılıklı bezik oynarlardı ve kim evden uzaksa o, annemin burnunda tüterdi; bir mektubun, bir haberin yolunu gözlerdi annem, biliyorum. Evlere telefon bağlanması kolaylaşınca eve telefon alınmıştı da annem rahatlamıştı. Telefonu icat edeni rahmetle, gönülden ve sevgiyle anardı.

Annemle, hele bir süre ayrı da kalmışsak buluştuğumuzda saatlerce konuşacak şeylerimiz olurdu. Annem arkadaşlarımla da söyleşmeyi severdi. Bir arkadaşımla eve gelmişsem o da bizimle oturur, konuşmalarımıza katılırdı. Teyzemin oğlu Vecdi abi annemden, “Benim en iyi arkadaşım” diye söz ederdi.

Bir gün şiir okumaya yeni yeni başlayan bir arkadaşıma Nâzım Hikmet’in İnsan Manzaraları’ndan bölümler okuyordum, annem de bizimleydi, çok etkilendi ve “Daha önce neden okumadın bu şiirlerden bana”, diye,  bayağı üzüldüydü.

Annem genellikle kendisi için pek bir şey istemezdi; Fabrika lojmanlarında otururken, bir tek, yaz boyunca birkaç kez, gün doğarken, kayıkla körfez turu atalım isterdi. Bir gün önce, “Sabah denize çıkalım mı”, diye sorardı. Hemen kabul ederdim. Gün ağarırken kalkar, çayı demler, çaydanlığı gazetelere sonra da havluya sarar (termosumuz yoktu), küçük bir sepete kahvaltımızı ve çay bardaklarımızı hazırlar, “Hadi!”, derdi. Ben de hemen fırlayıp kalkardım, hiç nazlanmazdım. Ben olmadığım zamanlarda kardeşimle yaparlarmış bu gezintileri. Onun da nazlandığını hiç sanmıyorum; annemizi sevindirmek bir yana, biz de çok sevinç duyardık bu gezintilerden.

O saatlerde deniz genellikle kımıltısız olurdu; yaygın deyimle, çarşaf gibi. Gece deniz de sanki bizimle birlikte uyumuştu, daha da uyanmamıştı. Yalnız deniz değil, her şey, herkes daha uyuyordu, yalnız kuşlar uyanık… Neredeyse fısıltıyla konuşarak inerdik plaja. Kayığı hazırlar, iskeleye yanaştırırdım. Gizli bir şey yapıyormuşuz gibi gürültü çıkartmamaya çalışırdık. En ufak bir ses yankılanır ve her yerden duyulurdu o saatlerde.

Annemle karşılıklı otururduk, ben yavaş yavaş kürek çekerdim. Süt liman denizde kocaman bir tur atardık. Sonra sepeti açar ne varsa yer, çaylarımızı içerdik. Kahvaltının üstüne annem bir cıgara yakardı; bir Gelincik cıgarası. Annemin deniz sefası buydu. Denize girmezdi. Hiçbir arkadaşımın annesi de denize girmezdi nedense. Başka bir kıyıda piknik yapılacağı günlerin dışında deniz kıyısına da pek indiği yoktu Annemin. Denizi balkondan izlemek yeterdi ona. Annem cıgarasını yakınca ben güçlü üç-beş kürek çeker baş güverteye yüzükoyun yatar denizi seyrederdim. Daha doğrusu denizin dibini seyrederdim; deniz görünmezdi ki! Diyelim, biraz mavi-biraz yeşil-biraz gri camı olan bir pencereden dışarıya bakmak gibi. Kıyıya uzak değilsek balıkların uyanışına tanık olurdum. Kayığın gölgesinden ürkerlerdi. Isparozların karınları, hafif yan döndüklerinde ayna gibi parlardı. Kendimi düşüncelerin akışına bırakırdım. Mutlu olduğumu düşünmeden tatlı bir mutluluk sarardı içimi. Yaşamak oydu işte. Yaşamın anlamı oydu. Bu yaşıma geldim, o günleri anımsadıkça içim bir sıcaklıkla dolar. Ey çocukluk, mutluluk simyacısı!

Öylesine mutlu olabilen büyük insanlardır çocuklar. Kurtuluşumuz çocukların ve kadınların mutlu olmasından geçer. Çocukları ve kadınları mutlu olan bir toplum doğru yolu bulmuş demektir.

Annemler, anneleri babaları ve yedi kardeş Girit’ten mübadil olarak Tirilye’ye yerleşmişler. Babamlar da anneleri babaları ve beş kardeş olarak Tirilye’ye yerleşen mübadillerden, ama onların Girit’ten Tirilye’ye gelmeleri biraz dolaşarak olmuş; babamın babası Osmanlı devletinin mal müdürü olarak Girit’ten, önce Erzurum Hasankale’ye sonra Antalya’ya, sonra da Midilli’ye tayin edilmiş. 1912’de Balkan savaşı başlayınca Midilli’den İstanbul’a gelmişler. Sonra onlar da Tirilye’ye mübadil olarak yerleşmişler. Başlarını sokacakları bir ev ve nüfuslarına göre zeytinlik verilmiş. Zeytini işleyeceksin de aileyi geçindireceksin, çok zor iş. Bir yandan başka iş bakarlarken bir yandan da zeytinliklerinden olabildiğince yararlanmaya çalışmışlar.     Eşekleri vardır zeytinliğe gidip gelmek, yük taşımak için. Tavukları, köpekleri vardır. Köy yaşamı… Sanırım Girit’te de aynı yaşamı sürdürüyorlardı ki, annem hayvanlarla ilgili çok şey bilirdi. Atların, eşeklerin, kedilerin, köpeklerin (tavşanların bile) çiftleştikten ne kadar sonra doğuracaklarını, leyleklerin, kumruların kuluçka dönemlerinin kaç gün olduğunu bilirdi. Kargaların, serçelerin, kumruların ne yediklerine, nasıl yaşadıklarına ilgi gösterirdi ve onlara ilişkin ilginç gözlemler anlatırdı.

Annem de çoğumuzun annesi gibi çok güzel yemek yapardı, ama balık pişirmekte gerçekten üstüne yoktu. Kendisi de pek balık sevmezdi nedense, bir sevdiği balık izmaritti. İçki de içmezdi. Tek yudum bir şey içtiğini ne gördüm ne de duydum. Ama bizim içmemizden, sohbetimizden hoşlanırdı. Bize balıklı, salatalı sofranın en güzelini hazırlardı.

Annemin güçlü bir belleği vardı. Doğum günü kutlaması diye bir alışkanlığımız yoktu, “Bugün senin doğum günün”, gibi bir anımsatma da olmazdı, ama bütün çocuklarının ve torunlarının hangi ayın kaçında doğduklarını doğal bir şey gibi bilirdi.

Şimdi düşünüyorum da annemin kimi konulara ilişkin sözleri ve yaklaşımları yabana atılacak şeyler değildi: Bizden epey sonra Fabrikada çalışmaya başlamış bir mühendisin eşi (bir çocukları da vardı) anneme, “Bir çocuğum daha olursa senin yanına vereceğim, sen büyüt”, demişti. Annem “Çocuklara bir sınır çizilmeli, ama o sınırlar içinde istediği gibi davranmasına izin verilmeli”; “Çünkü sınır yoksa, hep biraz daha, biraz daha diye gözü ‘sınırsız’ bir alanda olur ve çocuğun huzuru kaçar”, derdi.

Şuna ne demeli? Hekimlerin, doğum yapmasının sakıncalı olduğunu söylediklerinde gelinine zeytin yağı kullanmasını salık vermişti. “Ben bütün çocuklarımı bile isteye doğurdum, gebeliği önlemek için içime zeytinyağı sürerdim” dediğini biliyoruz. En son gebeliğinde (kırklı yaşlarındaydı) doktor, rahminin bir genç kız rahmi gibi yıpranmamış olduğunu söylediğini aktarmıştı bize.

Sakin ve ağırbaşlı bir kadındı. Kolay kolay kızmazdı. Babamsa biraz buyurgancaydı. Bütün buyurgan eğilimliler gibi ölçüyü kaçırdığı olurdu. Annem izin verirdi onun biraz ölçüyü kaçırmasına ya da “dişini sıkardı”, diyelim. Ama, “Artık yeter!” diye düşündüğü ve bayrağı kaldırmaya başladığı zaman, babam “Eyvah, meyvah”, der, şakaya vurmaya çalışır ve sıvışmaya bakardı. Doğrusunu yapardı; çünkü annemin kızgınlığının nereye varacağı pek belli olmazdı.

Biz beş kardeş babamdan çok annemizin etkisiyle büyüdük. Onun kucaklayıcı yaklaşımı hepimizi etkiledi. Babamın hakkını yemeyeyim ama, yaşlandıkça o da annemin etkisinde kaldı da daha bir babacan oldu.

Annem yattığı yerden başını kaldırıp şöyle bir baksa, hepimizde izleri olduğunu görüp “Yaşam sürüyor”, der ve gönlü rahat olurdu. (Öyle de oluyordur!?).