Poetika

YÜZÜ

Onun yüzü
Taze bir yaprak gibi
Kıpırdar durur içimde
Oysa nice güzler geçti
Bunca yaprak döküldü dalından
O günden beri.
Oktay Rifat

Bana öyle gelir ki, yalnızca bu şiiri ile bilinseydi bile Oktay RİFAT, ozan olarak anılmaya değerdi. Ve yine bana öyle gelir ki, bu şiir olmadan “Oktay Rifat Şiiri” düşünülemez ! Hadi düşünülemez demeyelim de, eksik kalacağını söyleyelim.
Şiir sanatı üstüne ilk kapsamlı araştırmayı yapanın Aristoteles olduğunu ve belirlemelerinin çoğunun bugün de aşılamadığını biliyoruz. “Poetika” adlı kitabında şiir sanatını 26 bölümde inceleyen bu büyük düşünür, 26 bölüm oluşturacak neler bulmuştur ki sanat yapıtında? “Poetika”nın alt başlığının “Şiir Sanatı Üstüne” olduğuna bakmayın, Aristoteles aslında, orada bütün sanatları konu ediniyor.
Bir sanatçının bütün yapıtlarını, bir ozanın tek tek bütün şiirlerini içine alan bir tek yapıtı vardır. Öyleyse, bir ozanın şiirine nasıl yaklaşmalı, bir ozanın şiirini nasıl değerlendirmeli? Mehmet Yalçın 16 Mart tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde şöyle diyor: “İlke olarak şiir olgusunu değerlendirirken, bir ozanın şiiri konusunda genel bir yargıda bulunmaktan kaçınmışımdır. Kimileri, örneğin “Ali Püsküllüoğlu’nun poetikası” türünden bir başlık atarak bunu yapabilir. Buna benzer kapsamlı yaklaşımlarla doktora tezleri bile yapanlar oluyor. Bunun tersini yapanlar da var. Örneğin Nicolas Ruwet adlı bir dil kuramcısı Charles Baudelaire’in bir şiirinin yalnızca bir dizesi üstüne 10 sayfalık bir inceleme yapmış, sonucunda da o dizenin sunduğu anlama (şiirsel oluşum’a) ilişkin her şeyin ortaya konulamadığını söylemiştir. Bizde genellikle ürün’den çok üreten’den (yani kişi’den) yola çıkılıyor. Oysa her şiir başlı başına bir yapıttır ve aynı ozanın öteki şiirlerinden bağımsız bir nitelik taşıyabilir; daha doğrusu, taşıması gerekir. Bu durumda birinin ötekini açıklaması gerekmez”.
“Sevgilerde” adlı ilk şarkı demetim kaset olarak çıktığında müzisyen bir arkadaşım “Hepsi birbirine benziyor.” deyip, kestirip atmıştı. Doğrusu çok şaşırmıştım. Gitarı elime aldım, şarkılardan birini çalıp söyledim, sonra bir başkasını söyledim ve sordum: bu şarkılar birbirlerine benziyorlar mı? Hayır, dedi arkadaşım, bunlar benzemiyorlar. (Gerçekten de tonları, ölçüleri, tartımları, duyguları, sözlerinin çağrışımları bambaşka şarkılardı bunlar.) Bir başka şarkı çalıp söyledim, peki bu benziyor mu, diye sordum, buna da hayır, dedi. Peki hangi şarkılar birbirlerine benziyorlar, dedim. Arkadaşım “ben aslında kaseti pek iyi dinleyemedim” deyiverdi. Gene de eleştirel bir şey söylüyormuş gibi oluşu iyi olmuştu arkadaşımın. Bu durumdan daha kötüsü, “güzel” diyerek geçiştirilen durumlardır. Nesi güzel, diye sormayı her zaman göze alamaz insan. Ve konu böylece kapanır gibi olur. Ama kapanmaz. Açılmamıştır ki kapansın.
Öyle sanıyorum ki, bir çalışmaya eleştirel bakabilmek için, öncelikle çalışmanın ereğinin ne olduğunu anlamak gerekir. Mehmet Yalçın yukarda sözünü ettiğim yazısında bunun da yeterli olmadığını şu sözlerle açıklıyor: “Bir iletide, onu gönderen’in ne demek istediğinden çok, hangi anlamlara açık olduğu önemlidir.”

Ömer ÖZGEÇ  Yazılıkaya Yazıları No: 5