Dilin Müziği

“Herhangi bir sözcüğün işitimsel imgesini
anlıkta ona karşılık gelen kavramla
buluşmadan yakalamak ve anlamak bir tansıktır.”Melih Cevdet ANDAY


Her dilin kendine özgü bir müziği vardır. İşitirsiniz ve öbür dillerden değişik sesleri, tınıları, vurguları olduğunu ayırt edersiniz. Ben İspanyolcayı öbür dillerden ayırt edebilirim; Fransızcayı, İtalyancayı, Almancayı, Yunancayı, Arapçayı, Farsçayı da, ama ne dediklerini anlamam. Bu denli yakınlık (aslında uzaklık demeliyim), dillerin birer tansık olduğunu duyumsatır bana ve şaşkınlık içinde kalırım. İskandinav ülkelerinin dillerini birbirinden ayırt edemem, o dillerin müziklerini ayırt edecek denli yakınlaşamadım onlarla. Yalnızca, Ingmar Bergman’ın filmlerinden dolayı, İsveççeye biraz yakınlığım olduğunu söyleyebilirim ama, diyelim Finceden ayırt edebilir miyim, emin değilim. Belli bir yakınlık olması gerekir dilin müziğini duyumsamamız ve ayırt edebilmemiz için. Öyle sanıyorum ki dili öğrenmeye başladığımızda müzik de yavaş yavaş yitmeye başlar. Anlam hep öne geçer ve müziğin önünü keser. Müziği duyabilmemiz için dile belli bir yakınlıkta ve belli bir uzaklıkta bulunmamız gerekmektedir. İnsan kendi ana diline o denli yakındır ki müziğini duyamaz. Bilincinde, müziğine en uzak olduğu dil insanın kendi ana dilidir. Öyle ki şarkı, türkü bile, bizim için söz demek olur nerdeyse. Birine bir türküyü anımsatmaya kalksak sözlerini söylemek isteriz; sözlerini anımsayamıyorsak ezgiyi mırıldanmayız, salt ezgiyi mırıldanmak bize anlamsız gelir. Oysa şarkı, türkü öncelikle ezgidir.

Sözcüklerin sesleri vardır, tınıları vardır, vurguları vardır, söyleyiş biçimleri vardır. Şairler ve yazarlar işin bu yanıyla da ilgilidirler sanıyorum. Onlar sözcükleri severler, marangozun ağacı; ağacın nesnesini, ağacın damarlarını, kokusunu, dokunuşunu sevmesi gibi… (Gerçi uzun bir süredir suntadan geçilmiyor, marangoza ulaşmak zor!).

Özümüz, çocukluğumuzda ana dilimizin müziğini dinlemekle yoğruldu. Büyüyünce onun müziğini bir başka dilin müziğini duyar gibi duyamasak da o müzik bizim özümüzü oluşturduğu için bütün düşüncelerimizde onun izleri vardır. Tıpkı kurallarını bilmeden konuşmamız ve düşünme biçimimizde onun kurallarının mantığının var olması gibi. Bu yüzden, çocukluk dönemiyle birlikte, ana dilinde, düzeyi yüksek yazınsal yapıtlarla beslenmek, birey olabilmenin en önemli dayanaklarından biri, belki de en başta gelenidir.

Bu durumda, erişkinler olarak, kendi dilimizin müziğini duyumsamayı bütünüyle elimizden kaçırdığımız sonucunu mu çıkartmalıyız? Dili anlam olarak işitmeyi erteleyebilecek bir yol yok mu? Bence iki yolu var. Birincisi bir oyun: öyle bir uzaklıktan gelecek ki ses, hem duyulacak hem de anlaşılamayacak. Biraz da siz anlamamaya çalışacak, yalnızca sesleri dinlemeye vereceksiniz kendinizi. Bir tür ‘şaşı dinle’yeceksiniz. İkinci yol: belki bu da bir oyundur, ama biraz çekinceli bir oyun, çünkü adamın ayağını yerden keser: “Okuma, gez beni, diyordu ozan, ışırken kızlığında doğam, soyunurken göz değmemiş bitkilerim özgürlüğünde!”*
*Oktay RİFAT, Elleri Var Özgürlüğün

Ömer ÖZGEÇ  Yazılıkaya Yazıları No: 10