Doğaçlama
ÖTEKİLER
Unutuyorum seni
yeniden buluyorum
başka biri
yeniden başlıyoruz
yeniden dönüyoruz
başka ikindilere
ne zaman gece olacak
ne zaman sarmaş dolaş
başka bir kadınla çıkacağız yataktan
o ölü
bizler diri.
Oktay RİFAT
Tarihsel gelişimini ve kimi değişik uygulamalarını bir kenara bırakıp tanımlamaya girişecek olursak, konçertolar orkestra ve bir solo çalgının (piyano, keman, viyolonsel, gitar, flüt, kanun vb.) söyleşilerinden oluşan; solo çalgının olanaklarını ve çalgıcının ustalığını sergilemek için yazılan müziklerdir, diyebiliriz.
Konçertolarda bir bölümün bitişine yakın, orkestranın sustuğu, alanı solo çalgıya bıraktığı bir bölüm vardır, bu bölüme “Kadans” denir. Solo çalgıcının ustalığını ve yaratıcılığını sergilediği yerdir burası. Önceleri doğaçlama olarak çalınırdı bu bölüm. Daha sonra en zorlu kadansı yaratanlarınki boy hedefi olmaya başladı. Mozart ve Beethoven’la birlikte besteciler kadansları da kendileri yazmaya başladılar.
Beethoven’ın keman konçertosu ilk seslendirildiğinde çeşitli nedenlerden dolayı başarısızlığa uğrayıp 40 yıl raflarda unutulmuş. Onu unutulduğu yerden gün ışığına çıkarıp bugüne dek yazılmış en iyi keman konçertoları arasındaki yerini almasını sağlayan Joseph Joachim, ona bir de kadans yazmış. Öylesine güzel ve zorlu bir kadans ki, bugüne dek sanki bestecisi (Beethoven) yazmış gibi, konçerto bu kadansla çalınır olmuştur.
Doğaçlama hem yetenek hem ustalık hem de yaratıcılık gerektirir. Hiçbir şey tasarlamaksızın, o anda, yeni düşünceler oluşturmak, yepyeni ezgiler çalmak. Belli kalıpların ardında ya şöyle ya da böyle bir yol izlemek değil; kendi oluşturduğu müzik düşüncelerinin ardına düşmek de değil; yapıtın genel çizgileri içinde, o yapıyı oluşturan saf ezginin ve armoninin olası açılımlarını geliştirmek…
Bu durumda, bana göre, hiç değilse günün kimi anlarını eşsiz süreçler olarak yaşayanlar, yaşayabilenler ancak, doğaçlama yapabilirler. Doğaçlama yapabilmek, her gün kendi evinden başka bir sokağa çıkabilmek gibi bir şeydir.
Arif Damar anlatmıştı, sonra Halim Şefik’in kendisinden de dinledim: Halim Şefik’le Orhan Veli bir gün Abanoz sokağında sağa sola bakıp insanları izlemekteymişler. O sırada oraya mani okuyan bir karamelacı gelmiş. Kadınlar çok ilgilenmişler, karamela alıp mani söyletiyorlarmış. Orhan Veli ve Halim Şefik de gülümseyerek izliyorlarmış durumu. Manici, Orhan Veli’ye “Ne bakıyorsun öyle, beğenemedin mi?” diye laf atmış. “Yok, beğendim” demiş Orhan Veli. “Sen ne iş yaparsın” diye sormuş Karamelacı. “Şairim” demiş O. Veli. “Bizim yaptığımız da şairlik sayılır, o kadar kolay değil” demiş karamelacı. “Kolay” demiş O. Veli. “Var mısın atışalım” demiş karamelacı. Ve başlamışlar atışmaya. Karamelacı bir mani söylüyormuş, O. Veli çok daha güzelini… böylece bir süre atışmışlar. Sonunda karamelacı “şairim mairim diyorsun ama, bal gibi sen de karamelacısın işte, ne saklıyorsun”, demiş.
Doğaçtan söyleniyor olsa da mani söylemenin yazımızın başında sözünü ettiğimiz doğaçlamayla bir ilgisinin olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?
Ömer ÖZGEÇ Yazılıkaya Yazıları No: 13


