Dilyetisi

Tıkalı kulak, yakarışlarla açılır
Sızılarla nice kılcal kanal
Ve orda olmayan, kim bilir
Bir ana damar belirir*


Yazılıkaya Şiir Yaprağı’nın 10. sayısında “Dilin Müziği” adlı yazımda şöyle bir söz söylemiştim: İnsan kendi ana diline o denli yakındır ki müziğini duyamaz. Bilincinde, müziğine en uzak olduğu dil insanın kendi ana dilidir. Şimdi benzer bir sözü “dilyetisi” için de söyleyeceğim: İnsan kendi ana diline o denli yakındır ki anlatım gücünün ayırdında değildir. Başka dilleri de bilenler onun ayrımına varabilirler belki. Örneğin, Bela Bartok folklor araştırmaları yapmak için Türkiye’ye gelmeye karar verince hiç değilse biraz Türkçe öğrenmek ister ve Ankara Üniversitesi’nde betikbilim (filoloji) profesörü olan Macaristan doğumlu Laszlo Rasonyi’den Türkçe sözlük vb. alıp çalışmaya başlar. Bela Bartok 21 Ağustos 1936’da Laszlo Rosanyi’ye yazdığı mektupta şöyle diyor: “Türkçe dilbilgisinde bocalıyorum; sandığımdan daha güçmüş. Bütün o fiil biçimleri, özellikle, bana sayısızmış gibi gelen çekimli ortaçlarla mastarlar oldukça güç. Bir başka dilde 10 cümleyle anlatılabilecek kadar anlam yüklü o dolambaçlı cümleleri anlamaya çalışmaktan vazgeçtim şimdilik.”**
İnsan şaşırıyor, demek bizim dilimiz bu denli zormuş ve bir tümceyle ilettiğimiz duygu ve düşüncelerimizi kimi dillerde iletmek için 10 tümce kurmak gerekiyormuş.
İnsan kendi dilinin olanaklarını, anlatım gücünü sınamak için, her türden (şiir, roman, öykü, deneme, inceleme vb.), ama yazınsal değerleri yüksek yapıtlarla söyleşime girmek zorundadır. Bu da kolay bir şey değil kuşkusuz. Ama başka bir yolunun da olmadığını söyleyebiliriz. İnsanlar yazılı bir metinle söyleşime girmek yerine, metni okurken ona kaslarını göstererek metnin yanından geçip gidiyorlar. Ne kadar çok metnin yanından böyle efelenerek geçerlerse dilden de o denli uzaklaşıyorlar. Ve dili, kendi dillerini küçümsemeğe başlıyorlar. Kendi dilini bilmeyenlerin başka bir dil öğrenmelerine de olanak olmadığına göre; çünkü bir başka dili iyi bilmek demek o dilde yazınsal değeri yüksek yapıtları okuyabilmek demektir, “dilsiz” “aydınlar”la karşı karşıyayız demektir. Bir yabancı dili iyi bilenlerin kendi dillerine de ne denli özen gösterdiklerini deneyimlerimizle biliriz. Dilini iyi bilen onu sever de. Ben hep böyle gördüm, dili iyi bilenlerin onu sevdiklerini de gördüm.
Üç dört yıl önce bilgisayar ve bilgisunar (internet) kullanmaya yeni başlamıştım. On beş yıldır İngiltere’de yaşamakta olan bir arkadaşımla yazışıyorduk. O bana İngiliz abecesinde olmayan ç, ğ, ı, İ, ö, ş, ü harflerini kullanmadan yazıyordu, bense, işte bu yazıyı yazdığım gibi yazıyordum. Arkadaşım beni şaka yollu uyarmıştı, bilgisayarda yazarken öyle özenmemek gerektiğini söylemişti. İyi de, özenmemek İngiliz abecesinde olmayan harfleri kullanmamak mı demek! Çok şaşırmıştım.
Ayrıca bilgi edinmenin yolunun dili iyi bilmekten geçtiğini söylemeye bilmem gerek var mı?

* Mehmet Taner, “Çevre Çitin Üzerinde Yağmur” şiir kitabından “Temas” şiirinin son dört dizesi.
** Küçük Asya’dan Türk Halk Musıkisi, Bela Bartok. Türkçesi Bülent Aksoy, Pan Yayınları.

Ömer ÖZGEÇ  Yazılıkaya Yazıları No: 18