ALİ DAYI

Gemlik’te oraya Fabrika denirdi, biz de öyle derdik. Fabrika sineması, fabrika düğün salonu, fabrika iskelesi, fabrika plajı…  Sümerbank’ın bir başka fabrikasında, örneğin, Bursa’da Merinos fabrikasında yine aynı söylem, bu kez “bizim” iyelik ekiyle birlikte geçerli olabilirdi; “bizim fabrika”.

Ama örneğin,  Haydarpaşa lisesindeki arkadaşlarıma oturduğumuz yerden “fabrika, ya da bizim fabrika” diye söz edemezdim, anlamsız olurdu. “Biz Gemlik’te, Sümerbank’ın Sunğipek fabrikasının lojmanlarında oturuyoruz” demem gerekirdi. Gemlikliler fabrika  lojmanlarında oturan bizlere Fabrikalı derlerdi. Fabrika işletmeleri, yönetim birimleri, lojmanları, kayıkhanesi, plajı, gazinosu, sineması, spor kulübü, tenis kortu, salonları, çamlıkları ile bir bütündü. Fabrika denince akla önce makineler ve işçiler gelir, oysa bizim aklımıza çam ağaçları ve çiçeklerle donanmış yeşillikler, masmavi bir deniz geliyordu. Bu yeşilliklerin arasında bir yanı boydan boya kavaklarla perdelenmiş kıpkızıl bir tenis kortu da anılardan kolay silinecek bir görünüm değil.


Fabrika’mız çok güzeldi gerçekten, ama ben bir yeri asıl güzelleştiren şeyin orada yaşayan insanlar olduğunu bilirim. Eğer bir yer bütünüyle sevmediğiniz, sevilmediğiniz, anlaşamadığınız insanlarla doluysa oraya “güzel” demek kolay değildir. Gerçi çocuk, bir ozanımızın dediği gibi “mutluluk simyacısı”dır, sevinmek için her şeyden yararlanır.
Ben altı yaşında bir çocuktum fabrikaya taşındığımızda ve ilk gençlik yıllarımı da orada geçirdim. Arkadaşlarımla, annelerimiz, babalarımızla, fabrika çalışanlarıyla sayısız anılarımı anlatmak bu yazının amacını çok aşar. Ancak şunu söylemeliyim: Fabrika’da kendilerinden söz etmeğe, olabilse yonutları yapılmağa değer birçok insan vardı. Çoğu da sıradan işleri olan insanlardı. Ben her yıl eğitime ara verdiğimiz dört aylık yaz döneminin bütününü kapsayan deniz serüvenlerimizin en önemli kişisinden,  Ali dayıdan söz etmekle yetineceğim.

ALİ EFENDİ

Büyükler ona “Ali Efendi” derlerdi, biz çocuklarsa “Ali dayı”. Kayıkhanede her türlü işi yardımcısı Halil Efe ile o yapardı. Kışın taa soyunma kabinlerinin içine kadar dolmuş çakıllardan, kumlardan plaj arındırılır, sandallar elden geçer, sal, dubalar, kabinler onarılır, boyanır ve yaz mevsimine hazırlanırdı. Kıyıdan sala kadar altı duba demirlenirdi, hem sandalların bağlanması, hem de yüzenlere gerekirse yardımcı olsun diye.

“Sal” deyip geçmeyin, deniz eğlencelerimizin en önemli araçlarında biriydi sal. Kimi yerde söz ettiğimde üzerinde durulmadığını gördüğüm için altını çizmem gerek, sal olmazsa olmaz bir nesneydi bizim için. Bir bakıma Plajı sınırlandıran, berisinin “bizim” olduğu duygusu ve güvencesini veren bir nesneydi. Kışın onu denizdeki yerinde göremiyorduk; karaya çekilmişti bütün kayıklar, dubalar gibi. Her şeyin yerli yerinde olması için deniz mevsiminin gelmesi bekleniyordu. Denizde geçen anılarımızın en önemlileri öyle sanıyorum ki salda geçmiştir. Geçenlerde, örtülerimizi alıp üzerinde bir gece olsun geçirmediğimiz geldi aklıma da yüreğim yandı.

Ali efendinin pantalon paçaları dizlerinin, gömleğinin kolları dirseklerinin altına dek sıvalı dururdu hep. Çelik gibi bir bedeni vardı. Gerekmedikçe kesinlikle konuşmazdı. Dedikodu ettiği işitilmemiştir. Yüzme bilmediği ortaya çıktı. Bir görevi de tenis kortunu onarmaktı. Muhteşem çıplak ayakları, uzun boyu -belki de pek uzun değildi, ama bize öyle gelirdi- güneşten kavrulmuş teni, yeşil gözleri, genellikle kızgın görünümüyle tenis kortunun silindirini çeker, arada sulayarak yeri dümdüz eder, sonra da bu kızılca halının üstüne dümdüz, bembeyaz kireçlerini çizerdi. Bu işleri yaparken onu izlemek insanın içini sevinçle doldururdu. Kortun bir yanında boydan boya kavaklar yalazlanırdı. Ali dayının kızgın görünümü öyle sanıyorum ki yaptığı işte bir aksaklık olmasından çekindiği içindi, yoksa kötücül bir adam değildi.
Yaz mevsimi bitip kayıklar kayıkhaneye, sal ve dubalar da karaya çekildikten sonra Ali  dayı görünmez olurdu. Mayıs ayında yeniden ortaya çıkardı.

Sunğipek Fabrikası Almanların denetiminde kurulmuştu. Kuruluştan sonra da bir Alman danışman uzun yıllar görevinde kalmıştı. Müdür lojmanının yanındaki iki lojmandan birinde ailesi ile birlikte oturuyordu. Almanca nasıl yazıldığını bilmiyorum, adı Şeytaver’di.

Benim çocukluğumda yaz tatili Mayıs ayı bitmeden başlar, Eylül sonuna dek sürerdi. Dolu dolu dört ay tatil yapardık.

Bir gün fabrikanın motoruyla -içten takma bir motor- Şeytaver’i eşi, kızı ve bir bayan konuklarıyla karşı kıyıya, Manastıra götürecekti Ali dayı, bana “sen de gel” dedi. Almanların yanında kendini yalnız duyumsamaktan çekinmiş olsa gerek. Birlikte gittik, konukları karşı kıyıya bırakıp döndük. O günden sonra Ali dayıyı daha çok sevdim. Öyle sanıyorum ki o da beni daha bir dostu gibi gördü.

Biz çocuklar fabrikanın sandallarını, yelkenlilerini, yarış kayıklarını, başka neyini kullanmışsak onu yıkayıp temizleyip öyle bırakırdık. Ali dayıya, ya da Halil efe’ye bu bakımdan yük olmazdık. Sandal ve yelkenli devirip batırmak oyunlarımızdan sayılırdı. Ama sonra sandalı kıyıya çekip suyunu boşaltmak da bizim işimizdi. Ali dayı hoşlanmazdı bu durumdan ama sesini de pek çıkartmazdı. Aslında yelkenliyi -Babam ona “şarpi” derdi, biz sonra onun “pirat” olduğunu öğrendik- batırmak çok zordu. Altında kocaman demir  bir salması vardı. Rüzgâr çok sert olmalıydı ve biz de rüzgâra aynı sertlikte karşı koymalıydık, ancak o zaman devrilebilirdi. Piratı devirmeyi bize ilk olarak babam önermişti. “Batırın bakalım”, dedi, “batırmayı bilmeden gerçek anlamda kullanmayı öğrenemezsiniz”. Kendisi uzak bir yerden bizi izliyordu, ne de olsa verdiği “görev” yadırganabilirdi. Ancak 7. turda başarabildik batırmayı.

Yıllar sonra yine batırdık piratı, üç arkadaştık. Batık yelkenliyi yavaş yavaş kıyıya yaklaştırdık, salmasını çıkarttık, burnunu kıyıya verdik, yelkenlerini aldık, tam suyunu boşaltmaya başlıyorduk ki, o zamanki Deniz Kolu Kaptanı Muharrem Atasoy (toprağı bol olsun, kendini ortaya koymak için olmayacak şeylerden yararlanmaya kalkardı) geldi ve bizi azarlamaya, emrinde çalıştırdığı adamlarmışız gibi davranmaya başladı, Ali dayı da yanımızdaydı. Atasoy yüksek perdeden  söylenmeyi sürdürünce, elimdeki tenekeyi bıraktım, Ali dayıdan özür diledim ve yavaş yavaş oradan uzaklaştım.

Ali dayıyı emekli olup fabrikadan ayrıldıktan sonra Balıkpazarı’nda,  evinin önünde gördüm. Karşılaştığımızda ayağa kalkıp bana öyle bir sarılışı vardı ki …

Ömer Özgeç (27 Mayıs 08)