Sanat ve Ütopya
Ömer ÖZGEÇ
Yazı “Bilim ve Gelecek” dergisinin düzenlediği 15. Ütopyalar toplantısında sunuldu
Ali Püsküllüoğlu “siyasa”yı, “yurt işlerini yürütmek için tutulan ölçülü yol”, diye tanımlıyor. Eğer böyleyse, siyasacıların öncelikle iki şeye gereksinmeleri var demektir. Yaşamsal önemde olan bu iki şeyden biri bilgi, öbürü de aydın görüşlü insanlar, bireylerdir. Bilgi olmaksızın yönetim olamayacağını herkes hemen kabul eder, ama “aydın görüşlü insanlar, bireyler neden gerekli; yöneticilerin her dediğine, her yaptığına olur veren bir topluluk daha sorunsuz olmaz mı yöneticiler için”, diye düşünülürse, söylenecek olan söz şudur: böyle bir topluluk, örneklerini yaşayarak gördüğümüz gibi, çok da uzağa götürmez ülkeyi. Böyle bir topluluk yöneticilerini, önünde sonunda yarı yolda bırakır, ve kendini yönetecek başka yöneticiler bulmağa bakar; topluluğun nabzını tutmak onu topluma dönüştürmekle; yani bireylerin, aydınların niteliklerini ve niceliklerini artırmakla olabilir ancak.
Öyleyse bilim ve sanat, toplumu yönetenlerin iki yol göstericileri olmalıdır. “Bilim bilmek içindir”.[1] Sanatsa aydın görüşlü insanlar, bireyler oluşması için. Atılım dönemlerinde böyle olduğunu da biliyoruz. Atılım için bilim ve sanatın yol göstericiliğinden yararlanmamak, denizin ortasında pusula kullanmamak gibi bir şeydir. Bu dönemler eğer başladığı gibi sürdürülemez ve toplumu yönetenler atılıma karşı olan dış ve iç güçlerle işbirliği ederler, devleti ve toplumu başka amaçlar için yönlendirmeğe kalkarlarsa, bu durumda bilim ve sanat onların yol göstericileri olmaktan çıkar, giderek yol kesicileri olmağa başlarlar. Bilim kurumları devletle birlikte iş gördükleri ve devlet denetiminde oldukları için oralarda özgür düşünce ve yaratıcılık türlü biçimlerde engellenir ve bilim, yolundan saptırılır. Sanatsa kuşkuyla karşılanır, kara çalınır, yasadışı olduğu savlanır; sanatçı susturulmaya çalışılır, yok edilmek istenir. Bu istek, ne yazık ki, kimi zaman da yerine getirilir.
Üç-beş arkadaştılar. Hafta sonu tatillerinde bir araya geldiler mi resimden, müzikten, tiyatrodan, gerçek sanat değeri taşıyan filmlerden, edebiyattan söz açar, içlerinden müzikle ilgilenen müzik, resimle ilgilenen resim, tiyatro ve sinemayla ilgilenenler de tiyatro ve sinema hakkında öbürlerine bilgi vermeye, Batı’da, bu sanat alanlarında neler olup bittiğini anlatmaya çalışırdı. Sonra bir gün bu iş böyle olmaz, daha sistemli bir şekilde çalışalım, dediler. Paraları yoktu.(Müzisyen üç arkadaşlarından) Şadan Candan, Mithat Fenmen, Hilmi Girginkoç’tan rica ettiler, üçlü bir konser vermeleri için. Konser verildi, ellerine 750 lira geçti. Tuttukları evin üç aylık kirasını peşin ödediler, geriye kalan 150 liraya bütçelerinin elverdiği kadar eklediler: Duvarlara badana yapıldı, çuval gerildi, bir masa, üç beş sandalye alındı ve 1952 yılının Ocak ayında Hasan Kaptan sergisi ile Helikon (derneği, Ankara’da[Ö.Ö.]) faaliyete geçti.[2]
Helikon, söylencede, güzel sanatların esin perilerinin yaşadığı söylenen kutsal dağın adıdır. Filiz Ali’nin “Elektronik Müziğin Öncüsü Bülent Arel (İş Bankası, Kültür Yayınları)” adlı kitabından öğreniyoruz: Helikon’da üç yıl boyunca çok önemli sanat etkinlikleri gerçekleştirildi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Salih Urallı, Ferruh Başağa, İhsan Cemal Karaburçak, Füreya Kılıç (Koral), Cemal Bingöl, Rasin, Adnan Çoker, Lütfü Günay, Nuri İyem, Hayrullah Tiner, Aloş, Abdurrahman Öztoprak, Nail Payza resim; Hakkı İzzet, Sadi Diren seramik sergileri açtılar. Ayrıca, Empresyonizmden Bugüne Fransız Resmi, ‘z’ Grubu, ‘10’lar Grubu, Çağdaş Alman Ressamları, toplu sergileri açıldı. Derneğe müzik dünyasından da önemli kişiler geliyordu. Şan ve oda müziği konserlerine başlandı. Çalışmalar Dernekte yapılıyor, konserler Büyük Tiyatro Fuayesinde veriliyordu. Leyla Gencer’e Bülent Arel eşlik ediyordu. Piyanist Mithat Fenmen, kemancı Fethi Kopuz, viyolonselci Enver Kakıcı oda müziği konserleri veriyorlardı. Derken, çağdaş sanatı müzik alanında tanıtmak amacı ile, 14 kişilik bir Yaylı Çalgılar Orkestrası da, 1953 yılı sonunda kuruldu, ve hemen dinletilere başladı. Bülent Arel dinletide çalınacak yapıtları Barok dönem bestecilerinden çağdaş bestecilere, geniş bir yelpazeden seçiyor, Türk bestecilerine özellikle önem veriyor, kendisi de durmadan yeni yapıtlar ortaya koyuyordu.
Bu şenlik üç yıl boyunca sürdü Ankara’da.
Sonra ne oldu? Sonra Dernekle 6-7 Eylül olayları arasında bağlantı kurulmaya çalışıldı, soruşturma başlatıldı ve derneğin canına okundu.
Biliyoruz, buna benzer sayısız olay yaşanmıştır ülkemizde. Yalnız ülkemizde de değil. Gustave Flaubert’in ünlü romanı Madam Bovary, “yayımlanmasından hemen sonra , Flaubert o dönemlerde bile oldukça şaşırtıcı görünen bir gerekçeyle, ahlak ve dine aykırılık nedeniyle yargıç önüne çıkarılır, en sert biçimde cezalandırılması istenir…. Savcı Pinard’a bakılırsa, Madam Bovary’nin temel yönelimi eş aldatmacanın yüceltilmesi, cinsel duyuların abartılıp kışkırtılması olduğuna, bunlar da, üstüne üstlük, kuşkuculukla ele alındıkları gözden kaçmayan dinsel öğelerle karıştırıldığına göre, bu yapıtın yayınına izin vermek, ‘zehiri herkesin ulaşabileceği bir yere koymak’ olacaktır. Öyle ya, seçkin kişiler değil, genç kızlar okuyacaktır bu kitabı, kimi zaman da evli kadınların eline düşecektir. Böylece, bu korkunç kitap bu zavallı yaratıkların imgelemlerini yoldan saptıracak, sapma yüreğe dek inip duyulara seslenmeye başlayınca da iş işten geçmiş olacaktır. Görüldüğü gibi, savcı Pinard insanı hor gören, onun yaradılıştan kötü, erdemsiz olduğu varsayımından yola çıkarak her davranışını denetleyip yönlendirmek isteyenlerin soyundandır. ”[3]
Aynı yıl, yani 1857 yılında Charles Baudelaire’in ünlü Kötülük Çiçekleri yayımlanır. Le Figaro gazetesinde kitap üzerine bir yazı çıkar, savcılık olaya el koyar. Çağın en ünlü avukatının savunmayı üstlenmesi sonucu değiştirmez. Baudelaire ve yayımcı, toplumun aktöre kurallarını yıkmakla suçlanırlar. Kitap toplatılır. Kararı Yargıtay ancak doksan iki yıl sonra, yani 1949’da bozacaktır.
Şunu da ekleyeyim, Baudelaire babasını yedi yaşındayken yitirdi. Annesi, bir yıl sonra, tabur komutanı Jacques Aupick ile evlendi. Baudelaire ve üvey baba ölünceye dek birbirlerinden nefret ettiler. Baudelaire, bilindiği gibi, 19. yüzyılın en etkin ve en büyük ozanıdır. Buna karşın mezar taşında yalnızca şu bilgiler var: Charles Baudelaire / 1821-1867 / General Aupick’in üvey oğlu.
Bir örnek de yakın zamandan, hem de popüler müzik dünyasından vereyim. John Lennon, Amerikan devleti için “ne idiğü belirsiz” biriydi. Komünist olduğu söylentisi yayılmaya çalışıldı, tutmadı. Amerika’da dinleti yapmasına izin vermek istemediler, başaramadılar. Sonra da zavallı bir adama öldürttüler onu.
Neden böyle olmaktadır?
Çünkü sanattan ve sanatçıdan korkulmaktadır.
Çünkü “toplumsal baskının ya da haksızlığın bireyde yansımasını en iyi gören sanatçıdır. Bu yansıma, bireyin kendine yabancılaşmasında doruğuna erer; sanatçı ise bireyde somutlanan bu olayın özgül oluşumlarına bağlanarak, toplumsal olanı bireyselde ortaya çıkarır, böylece de, alıcının kendi kendisini yaratmasına yol açar. Bunu yaparken yaratıcı, ele aldığı kişilerden biridir demek yaratıcı-alıcı ayrılığı ortadan kalkmıştır artık, gösteren değil gösterilendir sanatçı. Öteki anlıksal etkinliklerden hiçbirinde bulunmayan bu özel durum, sanatın vazgeçilmez yerini(de) açıklayıcı başlıca ögedir. Sanatçı doğa ile benzeşir burada, hem görülen, hem görünendir ve artık onun dili, doğa’nın dili gibi, anlama gereği duyulmayan bir gerçeklik olup çıkar. (…)Öyle ki, çağdaş dilbilimin, işitimsel imge ile kavram arasındaki birlik (gösterge) olarak tanımladığı ‘anlam’, nerdeyse ‘nesne’ye dönüşür; ağaç, kavram olmaktan çıkıp, diyelim akasya olur ve bunun gibi, sanatçının bireyi, ‘kendi’nden, ‘başkasına’ geçer. Bu da, kuşkusuz, bir dildir; ama artık buna ‘karşı dil’ ya da ‘üst dil’ denebilir. Sanatçıdan korkulması, bu ‘dil’ yüzündendir. Bütün sanatçılar için bu ‘dil’in kolay anlaşılmamasını bir yana bırakalım, hatta belki özellikle bu yüzden, egemen sınıfların bireyleri, kendi ben’lerinden başka ben’ler de bulunması (ve sanat aracılığı ile ortaya çıkması) olasılığından ürkmüşlerdir. Sömürücülerin en istemedikleri şey ‘başkasının ben’idir. Çünkü, insanlar arasındaki eşitlik demektir bu.” [4]
Bir sanat yapıtıyla karşılaşan bir insan, insan yerine konduğunu anlar, önemli biri olduğunu sezer. Sanat yoluyla insan hem kendi kalır, hem bir başkasına dönüşür ve benzersiz bir varlık olduğunun bilincine varır. Böylece kendini yeniden üretir, birey olarak ortaya koyar. Birey olmanın yolu, birey olmuş başkalarını tanımaktan, onların kendilerini gerçekleştirirken ortaya koydukları yapıntıları izlemekten geçer.
Burada size bir deneyimimden söz etmek istiyorum.
Selda Uygur, tanıştığımızda İstanbul, Maltepe / Orhangazi İlköğretim Okulu’nda Türkçe öğretmeniydi. Öğrencilerine öyküler okutan, şiirler ezberleten bir öğretmen. Tanıştığımızdan iki yıl önce Behçet Necatigil’in “Sevgilerde” şiirini okumuşlar sınıfta.
Bu bilgilerden habersiz, Selda Uygur’a “Sevgilerde” müzik demetini armağan etmiştim. O da, 7. ve 8. sınıf öğrencilerine, önceden okudukları, kiminin ezberlediği “Sevgilerde” şiirini bu kez şarkı olarak dinletmiş, etkilendiklerini görmüş. Eğer düşüncelerini yazarlarsa bestecisine iletebileceğini söylemiş. Onlar da yazmışlar. Böylece çocuklardan 46 mektup aldım. Mektuplarda benimle görüşmek istediklerini belirtiyorlar ve benden “kaset” ya da “CD” istiyorlardı. Ben de onlara istediklerini gönderdim. Yeniden yazdılar.
“Sevgilerde” şarkı demetinde M.C. Anday, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Yunus Emre, Orhan Veli, Nazım Hikmet, Salah Birsel, Oktay Rifat’ın şiirlerinden şarkılar var.
Yaşları 11-12 olan öğrencilerden aldığım mektuplarda önemli birer kişi olduklarının ayrımına vardıkları izlenimini veren sözler var. İşte size o mektuplardan kısa alıntılar…
– Dinlediğimde çok ama çok memnun oldum. Bestenizi duyunca adeta kendimden geçtim.
– Bestelediğiniz şarkıyı dinledim ve içim huzurla doldu. Bunca zaman neden hep pop müziği dinledim diye sordum kendime…
– Behçet Necatigil’in “Sevgilerde” adlı şiirini bu kadar güzel bestelediğiniz için kendi adıma teşekkür ederim..
– Öncelikle size, sonra da Selda öğretmenimize çok teşekkür ediyorum. … bu kadar güzel müzikler yaptığınız için ve müziği bize aşıladığınız için…
– Etrafıma bakıyorum da herkes saçma saçma şarkılar çıkartıyor. Tabii bunlara şarkı denirse. Çok üzülüyorum. Sen ve senin gibilerin şarkıları değil de başkalarının şarkılarının dilimizde olmasından.
– Bu şiiri hiç unutmayacağım.
– Böyle bir yol seçmeniz çok hoşuma gitti.
– 12 yaşıma geldim. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum.
– Ben de sizin gibi edebiyatı seven, güzel besteler yapan biri olmak isterdim.
– Sanki bir oyun oynuyorsunuz gibi söylüyorsunuz. Sanki anlattığınız olayı yaşamış gibiyim. Nerdeyse sesini en çok beğendiğim kişisiniz. Ama hayatımda duyduğum en güzel şarkı diyebilirim.
– Sizin gibi yetenekli birisi dünyada tanıdığım kadarıyla yoktur. Sizin şarkılarınızı dinlerken, her dinlediğim şarkıda bir şey buluyorum. Sizin gibi birini bence bütün dünya tanımalı. Çünkü gerçek şarkının nasıl olduğunu anlarlar.
– Sevgilerde şiirini okuyunca çok etkileniyorum, ama bestelenmiş halini duyunca resmen transa geçtim.
– Bence kendinizle iftihar etmelisiniz. Çünkü ben kendi adıma öğretmenimiz aracılığıyla sizinle tanıştığım için kendimle iftihar ediyorum.
– Sizin o harika müziğinizi dinlerken çok duygulandım ve bilinç altımdan (iyi, kötü) milyonlarca anım geçti. Sanki geri döndüm o anılarıma! Gerçekten yeni neslin (yani maalesef ben de dahilim) kötü sanatçılardan kötü ve dinlenmeyecek müzikler dinlemesi beni üzüyor.
– Keşke bütün insanlar sizin ne kadar güzel bir müzik yaptığınızı anlayabilse.
– Size bütün dünya adına teşekkür ederim.
– Her ne kadar sözlerini anlamasam da beste olarak çok beğendim. Tarifi imkansız bir duyguya kapıldım.
– Şimdiki gençler, yani biz sürekli pop dinleye dinleye artık gerçek müziğin nasıl olduğunu unutuyoruz. Ben de ilk defa böyle bestelenmiş bir şiir dinledim ve çok etkilendim……… bu müziği dinlemek diğer kişilere de nasip olması dileğiyle.
– İnsanlar hayatları boyunca bazı dönüm noktalarına girerler. Sanırım ben de böyle bir dönüm noktasından döndüm. Açıkça söylemeliyim ki sizi ilk olarak okulda kısıtlı şartlarda dinlemiştim. Ve sesiniz çok da çekici gelmemişti. Ta ki sizin güzel sesinizi uygun bir ortamda dinleyene kadar… üstüne bir de aşık olmuştum. Sizin sesinizin tadını o gün çıkardım. Gerçekten de herkesin dinlemesi gereken bir sesiniz var…
– Sesiniz anlatılamayacak kadar güzel. Beni çok düşündürdü. Tanıdığım en iyi besteci sizsiniz.
– Ülkemizde hep böyle güzel şeylerle uğraşan, edebiyat bilgileri ile ilgilenen, sanatımızı koruyan insanlar var oldukça bu ülke kolay kolay kimseye yol açamaz, açıkça kimsenin sömürgesi altına girmez, kendine güvenen, ülkesini koruyan, toplumuna sahip çıkan, toplumsal değerlerin varlığını kavrayan bir ülke ve toplum haline gelir.
“… yaratıcı alıcıya bir model veriyor, böylece ikisi birleşiyorlar. Yaratıcı, sanatı aracılığı ile, hem kendini, hem de alıcıyı yaratmaktadır.
“İnsanın, varoluşunu algılamasına, din, felsefe, bilim değil, yalnızca sanat neden olmuştur. İnsanın en büyük gereksemesi olan ‘yaşamın bilincine varması’nı sanat sağlamıştır.
“ Sanatçının, kendi bireyini yaratırken, kendi olmayanı da yaratması süreci büyük bir sevinç, varoluşun sevincini doğurur.”[5]
Sanat insanı aşk gibi etkiler. Nasıl ki bildiğimiz aşk, her ortaya çıktığında bambaşka bir şeyse, sanat-birey buluşması da öyledir. Bu birlikteliği başkasına aktaramazsınız. “Şu müziği dinledim, çok etkilendim sen de dinle” diyebilirsiniz arkadaşınıza, arkadaşınız da dinler ve, diyelim, o da çok etkilenir, ama onun etkilenmesiyle sizin etkilenmenizin nasıl bir şey olduğunu bilmek olanağı yoktur. Önemli olan … bir bireyle, başka bir birey arasında kurulan iletişim…dir. Üstelik bu iletişimde yaratıcı-alıcı ayrılığı yoktur. “Bireyden bireye iletişimin formülü, ‘birey-toplum-birey’ ve bundan ötürü de ‘toplum-birey-toplum’dur. Demek iletişimin temeli, bizden önceki bir toplum anlaşmasıdır.”[6]
“Ya toplumsallık ya barbarlık” demiş Marks. “Birey” olmadan toplum olmaz. Sanat olmadan da “birey” olmaz. “İşte, batı ülkelerinde sanatın alası var, ama toplumsallığın yeterli olduğu kuşku götürür” diye düşünebilirsiniz. Batı ülkeleri, tavşan etine at eti karıştıran aşçı gibiler; bir tavşana bir at. Hiçbir sanat değeri olmayan binlerce filme karşılık, gerçek sanat değeri taşıyan üç-beş film… Onlar paraya bakıyorlar. Bugün, dünya çapında barbarlığın süregidiyor olmasının asıl nedeni budur. Gelişmiş Ülkeler toplumlarında daha çok birey istemiyorlar. Çünkü bireylerden oluşmuş bir toplumu istediğiniz gibi güdemezsiniz. Ama bütünüyle ‘sanatsız’ da olmuyor, şimdilik.
***
Bir söz duyduğumuzda, duyduğumuz sözün anlamı ile değil, sözün bizde uyandırdığı başka düşüncelerle, çağrışımlarla ilgileniriz. Söz söylerken de, söylediğimiz sözün anlamını karşımızdakinin birebir almayacağını düşünürüz. Bunlara birer örnek vereyim.
Yıllar önce, yurdumuzda tanınan bir büyüğümüzle bir yemekli toplantıdaydık. O konuşuyor, biz dinliyorduk. Büyüğümüz İsveç’ten, oranın ne denli uygar olduğundan; İsveç devletinin, sağlık ve eğitim işlerini nasıl iyi bir biçimde çözümlediğinden söz ediyordu. Oysa yakın zamanda gazetede çıkan bir yazıda, İsveç hastanelerine çeşitli nedenlerle baş vuran altı bin kadar kadının, kanser ve başka hastalıkların kalıtım yoluyla sürmesini önlemek kaygısı ile, hastalara haber vermeden, kısırlaştırıldığını okumuştum. Ben o haberi düşünerek, orada da işlerin pek iyi olamayacağını söylemek istedim. Büyüğümüz, eliyle havada bir yay çizerek, “bana Müslümanlıktan söz etme”, dedi ve beni susturdu. Nasıl böyle bir sonuca vardığını anlamak olanaksız.
TRT sunucularından Nuray Yılmaz dağ başında, eşeğini yüklemiş kendi de yanında yürüyerek köyüne dönen yaşlı bir köylüye raslamış, “Merhaba amca, sizi tanıyabilir miyiz”, diye sorup, mikrofonu uzatmıştı. Yaşlı köylü “Evet, tanıyabilirsiniz”, diye yanıt verdi.
…
Sanatın bireyi ve toplumu oluşturmasının yanında, çok önemli bir işlevi de “dil”i anlamsız olmaktan korumaktır. Özellikle yazın bu bakımdan da çok önemlidir. Şiir, roman, öykü, deneme okumayı alışkanlık edinen biri, dilin bu türlerde nasıl kullanıldığını ayırt etmekle dil ve söz’ün ayrımını da bilmektedir.
“Dil yoluyla anlaşmanın sağlanması, karşılıklı sözlerin dilsel olanaklar kullanılarak ortak kavramlarda buluşmalarına, dilsel olanakların anlaşma yolunda işlemesiyse, göndergelerin birbirinin aynı, hiç değilse elden geldiğince yaklaşık olmalarına bağlı. Bir anlaşma, bir olumlu sonuç umudu taşıyan gerçek bir söyleşim, gerçek bir karşılıklı konuşma, üzerinde anlaşılmış kavramlarla, her iki öznece de bilinen durumların sağladığı göndergelerle yürütülebilir ancak. Bu da gerçekleşmesi zor bir şey. Zorlukların birincisi dilin işleyişinden gelir: toplumsal bir yapıdır dil, hepimizin ortak malıdır, ama öğelerini alıp kullandığım dakikada, dil olmaktan çıkıp söze dönüşür, kişisel damgamı taşır benim, yaşantımın, duygularımın, düşüncelerimin izini taşıyan, özel bir anlatımdır artık. Aynı öğeleri siz kullanınca da sizin yaşantınız, sizin duygularınız, sizin düşüncelerinizin izini taşıyan bir anlatım oluşturacaklardır. Bu durumda, tüm anlaşmayı olmasa bile, elden geldiğince fazla anlaşmayı sağlamak, öznelerin, karşılıklı olarak, sözden dile, kendilerinden başkalarına doğru, sürekli bir çaba harcamalarına bağlıdır.”[7]
Yapılan konuşmalarda, yazılan yazılarda “sözden dile, kendilerinden başkalarına” ne denli çaba harcandığını(?) görüyoruz. Hele dilimizin doğru kullanılması yönündeki çabalar(?) gözden kaçacak gibi değil. Yabancı sözcük kullanma modasıysa dört bir yanımızı kuşatmış durumda.
“Arşimet’in şu sözünü bilirsiniz: ‘Bana güçlü bir kaldıraçla güçlü bir dayanma noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım’. Bu sözü, ünlü İngiliz yazarı Joseph Conrad, sözcüklerin gücü için kullanıyor: ‘Bana sözcükleri yerli yerinde, güzel ve etkili kullanma gücünü verin, dünyayı yeniden biçimlendireyim.”[8]
***
Algıların açılması, sezgilerin güçlenmesi her türlü bilgiden daha önemlidir. Algıları açık, sezgileri güçlü olan insan istediği her şeyi kolaylıkla öğrenebilir. Bunun için sanatla iç içe olmak zorunludur. Yoksa giderek algılar kapanır, sezgiler körelir. Yıllardır bunca çocuğun, bunca delikanlının, genç kızın kendilerini bilmeden, yeteneklerini sezmeden, toplumlarına ve kendilerine yabancılaşarak yok olup gitmeleri sanırım en üzücü olaydır.
Sanatın gerekli olduğunu, vazgeçilmez olduğunu, zorunlu olduğunu düşünüyorsak, onu rasgelelikten, kişiye özgü olmaktan; siyasanın hizmetinde bir araç, tüketim ekonomisinin koşullandırıcı gücü olmaktan kurtarmak; onu eğitimin, kişisel gelişimin asıl nesnesi durumuna getirmek zorundayız.
Benim önerim şudur:
İlk öğrenim sanat odaklı olmalıdır. Sekiz yıllık ilk okulda öğrenciler spor yapmalılar, matematik eğitimi almalılar ve onun dışında sanatla uğraşmalılar. Şiir, öykü, roman, deneme, oyun okumalı ve üzerinde konuşmalılar; müzik dinlemeliler, resim yapmalılar ve oyun (tiyatro) oynamalılar. Yazmaları ve bir çalgı çalma istekleri de desteklenmeli, ama asıl önemli olan okumaları, dinlemeleri ve üzerinde konuşmalarıdır. Çocuklara “bilmeleri ilerde yararlı olur” diye hiçbir şey öğretilmemelidir. Ancak çocukların soru sormaları da –istedikleri her konuda- engellenmemeli ve sorulara birlikte yanıt aranmalıdır. Ülke ve dünya gündeminde olacak olan konuları konuşmak için, diyelim “Yarın şu saatte şu konuyu konuşacağız” diyerek bir izlence oluşturulabilir. Dolayısıyla yıllık genel bir izlence olmakla birlikte öğrencilerin öğrenmek, konuşmak istedikleri konulara ve yaşanacak olayların durumuna göre aylık, haftalık, giderek günlük değişiklikler yapılabilmelidir.
Öğrenciler yaşadıkları kenti ve bölgeyi tanımalılar. Bunun için yakın çevreden başlayarak kent ve kır gezileri yapılmalı. Okul yaz-kış açık olmalı. Temmuz ve Ağustos aylarında, eğitim hafifletilerek sürdürülmeli, ama isteyenler bir aylığına okuldan ayrılabilmeliler. Not alma, sınıf geçme ve sınav diye bir şey olmamalıdır. Belki, kimi yarışmalar yapılabilir, en başarılıyı seçmek ve neden başarılı olduğunu konuşmak için.
Konunun ayrıntılarına inmeden şunu da belirtmeliyim: bu okullarda öncelikle çağdaş sanat ele alınacak ve buradan geriye doğru gidilecektir. Çok önemli bir şey de sanatlar arasında bağıntı kurmaktır. Bu iki şey, eğitmenler açısından da çok büyük önem taşımaktadır. Çağdaş sanatı izlemek ve sanatlar arasında bağıntı kurmak için, onlar da bir yandan, okuyarak, dinleyerek, izleyerek eğitimlerini sürdürmek zorunda kalacaklar. Böylece okullar eğitenler ve eğitilenler olmaktan çıkacak gerçek bir eğitim yeri olacaktır.
Sekiz yıllık böyle bir eğitimden geçen çocukların algıları açık, sezgileri güçlü olacaktır. Bundan sonraki eğitimlerini nasıl isterlerse öyle sürdürebilirler. Onlar için istedikleri her şeyi öğrenmek kolay olacaktır. Bir bölümü de sanat eğitimini sürdürmek isteyebilirler, isteyeceklerdir. Müzik eğitimi almak isteyenler, sekiz yıl bitmeden konservatuara yönlendirilmelidirler.
Memet Fuat “Demokrasiyle yönetilmek istenen bir ülkenin bütün insanlarını ‘kültürlü’ yapma gereğinin kaçınılmaz zorunluluğunu duyarak…
En sıradan işleri yüklenenlerin bile, diyelim Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi, Bedreddin’i, Sinan’ı, Siyahkalem’i, Itrî’yi, Dede Efendiyi, Atatürk’ü, Nâzım Hikmet’i, Eflatun’u, Shakespeare’i, Cervantes’i, Rousseau’yu, Marx’ı, Tolstoy’u bildiği bir ülke…”, diyor.[9]
Melih Cevdet Anday’sa “Amaç, insanı bütün yabancılaşmalardan kurtarmak, böylece onu, bugüne değin tanımadığımız bir özgürlüğe kavuşturmak olmalıdır”,[10]
diyor.
[1] Melih Cevdet Anday, Açıklığa Doğru, “Sanat Neden Gerekli”, Adam Yayınları, 1984
[2] Filiz Ali, Elektronik Müziğin Öncüsü Bülent Arel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002
[3]Gustave Flaubert, Madam Bovary, Tahsin Yücel’in sunuş yazısı; “Madam Bovary Çevresinde”, Görsel Yayınları, 1992
[4] Melih Cevdet Anday a.g. y.
[5] Melih Cevdet Anday, a. g. y.
[6] Melih Cevdet Anday, a. g. y.
[7] Tahsin Yücel, Yazın ve Yaşam, “Söylev Çağı” Yol Yayınları, 1982
[8] Emin Özdemir, Sözcükler Dergisi, sayı:14, “Sözcüksel Çölleşme”
[9] Memet Fuat, Kültür Alışverişi , “Sunu”, Adam Yayınları, 2000
[10] Melih Cevdet Anday, a. g. y.


